• Ana Sayfa
  • Altı Medeniyetin Dünyası
  • Cehennem Online
  • Mirasçı
  • Ana Sayfa
  • Altı Medeniyetin Dünyası
  • Cehennem Online
  • Mirasçı



 Göğü delmek amacıyla yapılmış gibi duran, dış cephesi camlarla kaplı bir binanın otuz beşinci katındayım. Buraya her gelişimde içim bir tuhaf oluyor. Nedenini soracak olursanız, her hafta istisnasız en az beş kere internetten yaptığı alışverişleri teslim etmeye geldiğim muşmula suratlı kadının sekreteri derim ve susarım. 

 Kapıdaki güvenliğin artistliği veya benimle asansöre binenlerin küçümser bakışları ile beraber oflanmaları hiç önemli değil. Onu gördüğüm an öncesi sıfırlanıyor. Çok güzel, abartısız çok güzel! Benim gibi haline bakmadan yüksek standartların peşinde koşan birinin dahi dibini düşürmesi için çok uğraşması gerekmiyor. İtici bir sesle açılan ofis kapısından adımımı attığımda burnuma gelen kokusu ile beynimden vurulmuşa dönüyorum. 

 Çok da kibar, istisnasız her geleni ayağa kalkarak karşılıyor. Her gün yüzlerce paket teslim ettiğim bu plaza çöplüğünde insanlığını kaybetmemiş yegâne kişi belki de. Tamam, belki biraz torpil yapmış olabilirim ama onun gibi kişilerin sayısı gerçekten bir elin parmaklarından az. Camla kaplı çelik yığınlarına giren kişiler hoşgörü ve kibarlıklarını x-ray de bırakıyor galiba. Çıkarken almayı unutmamalarını bile kar saymak gerekiyor.

  Bu gün her zamankinden çok farklı olacak çünkü muhtemelen onu son görüşüm. Saçlarımı itina ile tarayıp, ofise girmeden önce deodorant banyosu yapmam bundan. Oturduğu zaman sadece gözlerine kadar olan kısmının görünmesine izin veren yüksek bankonun arkasında ayakta karşılıyor. İçimdeki heyecandan mı yoksa hüzünden mi bilinmez konuşmaya başlamadan önce birkaç uzun nefes almam gerekti. 

 Saçlarını toplamamış bugün, büyük dalgalar halinde omuzlarına düşüyor. Bilerek mi yapmıştı acaba? Bir iki kere cesaretimi toplayarak ona bu stilin ne kadar çok yakıştığını söylemiştim. Haksız sayılmam. Uzun kömür karası saçlarının uçlarına doğru rengi açılıyor, neredeyse beyaza dönüyor. İşte beni bitiren detay bu! Saçını topladığı zamanlar bundan mahrum kalıyorum. 

 Sanırım verdiğim tavsiye cesaretim kadar bencilliğimin de bir ürünüydü. Standart işlemleri yaparken yine ufaktan laflamaya başladık. Bugünün son günüm olduğunu bir iki gün içinde Avustralya’ya dil okuluna gideceğimi söyledim. Yüzünde oluşan hayret ifadesini görmeliydiniz. Benim hakkımdaki bir konunun onu böyle etkilemesi büyük bir sürpriz oldu. 

 Paket teslimatı dışında hiç konuşma fırsatımız olmamıştı ki üniversiteyi son senemde bırakıp para biriktirmek için kargo firmasına girdiğimi nereden bilebilirdi. Aslında yakın çevrem dışında kimse bu hikâyeyi bilmiyordu. Öğretim görevlisini tartaklayıp okuldan atılmanın pek gurur duyulacak bir yanı yoktu. 

 Pişman mıyım asla! Yine olsa aynı tepkiyi verir miydim? Şüphesiz. Çok dillendirmesem de yaşadıklarım içimde bir yara değildi. Hiçbir zaman çok güçlü veya cesur olmadım ama haksızlık karşısında da susacak kadar küçülmedim. 

 Aklıma zamansız gelen bu düşünceleri silip attım. Geçmişin yüklerini sırtıma bindirdiğim müddetçe olması gereken hızda ilerleyemem. Koca iki sene uğraştım ve amacıma ulaştım. Yarından tezi yok yeni bir hayata başlamamı kimse engelleyemez. 

 Yine bir kucak dolusu irili ufaklı kutuyu kapıp gidecekken daha önce hiç yaşamadığım bir olay gerçekleşti. Her hali ile beni benden alan kadın elindeki kartviziti utangaç bir gülümseme ile bana uzattı. Benim halimi düşünebiliyor musunuz? Kibarca uzattığı kartı alırken bir yanda da gözlerine bakıyorum. Çıkarken görüşürüz dediğini hayal meyal hatırlıyorum. 

 Böyle bir heyecanı yaşamayalı ne kadar olmuştu acaba? Lise, üniversitenin ilk senesi, elim ayağıma dolanmışken hatırlamam mümkün değildi. Asansörün kata geldiğini belli eden ses ile geçmişten günümüze dönmem bir oldu. Tatlı duygular yaşasam da acı gerçeklerin olduğu bir hayata sahibim ne yazık ki. 

 Kapı açılır açılmaz kendimi önünde demir bir tutmaç olan aynalı kısma atıverdim. Elimdeki kutuların altını demire yasladığım zaman taşıması daha kolay oluyor. Belki olması gerekenden fazla yer kaplıyorum ama onca kat boyunca kucağımda koca bir kutu yığınıyla inemem. İki veya üç kat indikten sonra kapı açıldı. Bir gün direkt zemin kata inerek bu metal ve ayna cehenneminden rahatça kaçabilseydim ne olurdu? 

 Bu düşünceler içindeyken en son istediğim olay gerçekleşti. Bir grup beyaz yakalı, şen kahkahalar ve abartılı jest ve mimikleriyle asansöre doluyorlar. Ne kadar uyuz olduğum tipleme varsa kokteyl halinde etrafımı sardılar. Korku evine çevrilmiş bir sirke zorla götürülmüş gibiydim. 

 Başlarda bu kadar tepkili değildim onlara karşı, birkaç kez asansörden inerken veya paket teslim ettikten sonra kibarca ‘’iyi günler’’ dedim. Cevap olarak kibar bir söz beklediğim yoktu, sadece suratlarına yapışan küçümseyici tavır dağılsa yeterdi. Maalesef bu gerçekleşmesi zor bir hayaldi. Teşebbüsümüm bir sineğin kanat çırpmasının çıkardığı ses kadar ilgilerini çekmiyordu. 

 Çözümü pes ederek kendimi uzakta tutmakta buldum. Aynı işyerinde çalıştığım kıdemli kuryeler gibi onlara yaltaklanamazdım. Yaslandığım demirin köşesine sıkışmamı sağlayan grubun içinde bonus olarak adlandırdığım tiplerden biri de vardı. Bu tür, plaza dünyasının cafcaflı çalışan profilinin tabanına tekabül ediyor. Hizmetli sınıfının bir üstünde bulunması nedeniyle mi, yoksa kendisine biçilmiş elbiseyi giymeyi ısrarla reddetmesinden midir bilinmez, kendileri en saldırgan sınıftır. 

 ‘’Şu yönetime kaç defa daha dış hizmet sağlayıcılarına asansörü kullanmayı yasaklamalarını söylemem lazım!’’

 Yine başladı konuşmaya ezik. Bulunduğu ortam içindeki tek dikkat çekme fırsatını kaçırmak gibi bir niyeti yok. Karakter olarak elimdeki kutuların bir tanesi kadar yer sağlayamadığı cemiyette, kendisinden aşağı gördüğü bir sınıfı aşağılamak suretiyle var olma savaşı veriyor. Karakter olarak yetersiz dediğime bakmayın, genellikle bunlar fizikken de pek gelişmiş olmuyorlar. Beraber asansöre bindiği kadınlı erkekli grup içinde, vasattan aşağı görünüme sahip olan ondan başka biri yok. 

 Ortalamanın altında bir boy, düşük omuzlarla beraber sanki standart paket donanım gibi gelen seyrelmiş saçlar adamın en belirgin özellikleri. Beni ima ederek söylediği sözler beraber olduğu insanlar tarafından duymamazlıktan gelinince, özgüven eksikliğinden kamburlaşmış sırtı biraz daha çıkıntılaşıp tehlikenin yaklaştığını duyuruyor. 

 ‘’Neden merdivenleri kullanmadın sen?’’

 Beklenen oldu. Dikkate alınmamanın acısını çıkaracağı kurbana direkt ithamda bulunmasının sırası geldi. Sesinin tonunu bir perde yükselttiği için artık kimsenin duymama şansı kalmadı. Arkadaşları hafifçe bana döndüklerinde eziklerin şahı ile aramda birbirimizi net bir şekilde göreceğimiz bir açıklık oluştu. İşte tecrübe denen şeyin ne denli gerekli olduğu bu anlarda ortaya çıkıyor. 

 Birkaç kez aynı dalyarak familyası üyesi kişiyle uğraştıktan sonra kulaklık kullanma alışkanlığı edindim. Şu an müzik dinlemiyorum, az önce söylediklerini net bir şekilde duydum ama bunu benden başka birinin bilmesi gerekmiyor. Sırtım kapıya dönük şekilde duruyorum. Elimdeki kutular nedeniyle aynadan da görünmeyen yüzümle, vahşi doğada kamufle olmuş bir kertenkele gibiyim. 

 Bu halimin yetmeyeceğini bilmiyor değilim ama ezik karakterin kendini kurtarıp normale dönmesini bekliyorum. Herkesin müzik dinlediğimi sanması için yalandan kafamla tempo bile tutuyorum, zemine ulaşana kadar dayansam yeterli. 

 ‘’Sana söylüyorum, cevap versene!’’

 Sırtıma dokunan bir parmakla dönüşü olmayan yola girdiğimizin resmi olarak ilanı yapılıyor. Sözler konusunda epey sabırlıyımdır ama iş fiziksel temasa gelince ayarımın olduğunu söyleyemem. Böyle basit bir şey için şiddete başvurmak gibi bir niyetim yok. Söylediğim gibi konu ufak, ben de karşımdakinin de ufak olmasını kullanayım bari. 

 Övünmek gibi olmasın boy olarak biraz şanslıyım. 190 santimin üstündeydi en son ölçtürdüğümde, ince bir yapım olmasına rağmen bu özelliğim benim görünüşümü kurtarmaya yetiyor. Sanırım bana bulaşan tip en fazla bir yetmiş civarı olmalı. Bir elimi kutuların üstünden çekmeden belimden geriye döndüm ve kafamı eğmeden ileriye bakmaya başladım. 

 Adam önümdeydi gayet iyi biliyordum ama sanki onu boyunun kısalığından dolayı görmüyormuşum gibi yaparak çileden çıkarmak amacındayım. Ok yaydan çıktı, işi bir adım daha ilerletip kulaklıklarımı çıkararak şaşkınca bana bakan diğer beyaz yakalılara sesleniyorum. 

 ‘’Hanginiz beni parmağıyla dürttü?’’

 Sorumu dibimde duran tipi hiçe sayarak sormamla, grubun içinden bir iki kişinin gülmemek için kendisini tutmasını görmem bir oldu. Bu durum benim hoşuma gitse de çıkardığı tuhaf sesten anlayacağım kadarıyla, aşağılık kompleksi ile cebelleşen adam durumdan pek haz almıyor. 

 ‘’Sıkışmak zorunda mıyız biz senin yüzünden? Asansör sadece plaza çalışanları için!’’

 Artık onu görememek gibi bir şansım yok. Kafasının üstünde kalmış birkaç tel saçı ve boyunu uzun göstermek için giydiği dikine çizgili tuhaf ceketiyle, gün ortasındaki güneş gibi karşımda. Cümlesini götünden uydurduğu bir kuralla bitirmesi işime geldi, direkt o kanaldan saldım zehrimi. 

 ‘’Nerede yazıyor acaba asansörlerin plaza çalışanlarına ait olduğu? Benim gördüğüm uyarılarda sadece kilo ve kişi sınırı yazıyor. Elim dolu eğilemiyorum, acaba sizin göz hizanızda mı bu konu hakkında bir levha var?’’

 İyiyim hoşumdur ama tersim pistir. Bel altı vurmaya başladım mı adamı devirene kadar durmam. Az önce kendini tutanlardan birkaç sıkışmış hava sesi geldiğinde, boyu nedeniyle dalga geçtiğim adamın rengi değişmeye başladı. Ufaktan kızarmış yüzü söylenenlere bozulduğunu ama elinde birkaç kozu olduğunu belli ediyordu. Madem başladık hız kesmeden düşmanın üstüne çullanmak icap eder zira kavganın her türlüsünde öncelik alan avantajlı durumdadır. 

 ‘’Sanırım, siz arada kaldığınız için nefes almakta zorlanıyorsunuz. Bu da anksiyete hissi oluşturuyor. Bu durumda olmam ne kötü? Arkadaşım bana el versene, beyefendiyi kaldırıp şu demirin üstüne oturtalım. Biraz kendine gelsin!’’

 Ağzı açık bizi izleyen bir beyaz yaka erkeğine ithafen konuşurken, dibimdeki ezmenin tepesinin attığını net şekilde görebiliyorum. Haz duyuyor muyum? Evet, inkâr edemeyeceğim bir şekilde çok. Ne yapalım, atalarımızın dediği gibi ava giden avlanır. 

 ‘’Terbiyesiz!’’

 Ne diyeceğini bilemiyor hasmım. Büründüğü ruh hali, kaba bir tonda başlayarak r harfine oldukça yüklü bir baskı yaptıktan sonra z de neredeyse çığlık atma noktasına gelmesinden rahatça anlaşılabiliyor. 

 ‘’Seni firmana şikâyet edeceğim. İsmini söyle bana!’’
 
 Çırpınışlar başladı. Sıra iş hayatlarımızın arasındaki statü farkını kullanmaya geldi. Bu hareket, ardından gelecek olan en çaresiz eylemin habercisi olduğundan dolayı sondan bir önceki darbeyi indirme vaktim geldi. 

 ‘’Belki biraz yüksekte kaldığı için göremediniz. İsmim ve diğer bilgilerim yakamdaki kartta mevcut. Arkadaşlarınızdan rica ederseniz sizin yerinize not alabilirler. Ayrıca büyük ihtimal ben ofise geçmeden siz aramış olursunuz, unutmadan eşantiyon dağıttığımız ürünlerin içinden bir şampuanı size yollamalarını isteyin. Bu kadar yakınıma girince ister istemez hissettim. Kafanız çok kötü kokuyor. Terden mi yağdan mı bilmem ama yıkasanız siz ve çevreniz için hoş bir hareket yapmış olursunuz!’’


 İşyerine şikâyetin bir sonrası abuk sabuk bahaneler bulup çevreye sizi kötü lanse etmek olacaktır. En yaygın yöntem de bütün gün durmaksızın çalışan kişilerin koktuklarını iddia etmektir. Bazı günler iş yoğunluğu nedeniyle esansı bol şekilde gezindiğim olmadı değil ama bugün gönlümün kozasından henüz çıkmamış narin kelebeğimin yanına uğrayacaktım ve şu an ayaklı parfümeri reyonu gibi mis kokular saçıyordum. 

 Bana saldıran adamı sadece tahmin üzerinden itham ettim ama genelleme yaparak attığım zarın düşeş geldiğini anlamam çok uzun sürmedi. Etrafında dizilmiş bizi izleyen birkaç kadın mesai arkadaşının yüzü buruştu. Adamın çölde bir vaha gibi görünen kafasındaki üç tel saça tiksinti içinde bakıyorlar. Ağzına kadar doldurduğum bardağın taştığı nokta tam burasıydı. Var olduğunu benim üzerimden ispatlama çabasına giren adam da kadınların bakışlarını yakaladı. 

 ‘’Şimdi yönetime gidiyorum. Senin bir daha bu plazaya giremeyeceğinden emin olacağım!’’

 Kabul etmeliyim ki son kozunu tipinden beklenmeyecek bir klasta oynadı. Tehdit ederken bunun hava olmadığını, gerçekleştirecek gücün kendisinde bulunduğunu sofistike bir biçimde dile getirdi. Sorunlarının temelinde yatan nedeni görmemesi ne acı? Birkaç kat inmek için içinde bulunduğumuz asansörde yaşadığı şapşallık silsilesini bir kamera ile kaydedip kendisine izletmek isterdim. Son cümlesine kadar ne hareketleri ne de konuşması onun değildi. 

 Oysaki en sonunda kendini bulabildi. Köşeye sıkışınca, modern insan olma gerekliliğinin yüklediği anlamsız telaşlardan kurtulunca, temel içgüdülerinin onu ele geçirmesine izin verdi. Takdir ettim adamı. Artık gözümde, asansöre ilk bindiğindeki saldırgan ezik değildi. Aklımdan olayı burada kapatmak bile geçiyordu. İğneyi kendime batırma vakitlerini yaşarken, böyle naif fikirler her daim beynime hücum ediyor. Fikirlerin beyninizde gezinmesi ile bunları gerçekleştirmek için uygulamaya dökmek farklı prosedürlerdi. Henüz gerçekleştiremediğim bu olgunluğu, bugünde çevreme yaşatamayacağım için suçluluk hissetmiyorum. 

 ‘’Güle güle! Plazada yatmıyorsun ya, bende dışarıya rahat çıkamayacağından emin olurum o zaman!’’

 Son kozlarımızı oynadık. Bugün işteki son günüm olduğu için haberi olmasa bile onun ki boşa çıkıyor. Benim tehdidim eminim ki yüreğine koca bir kaya gibi oturacak. Pek bilinmese de bu camdan hapishanelerde hizmetli personelinden dayak yemiş birçok kişi vardır. Hikâyeleri kulaktan kulağa yayılır, kendileri işlerini kaybetse bile geride kalan sınıfdaşlarının zırhına bir katman daha eklerler. 

 Giderayak hiçbir endişem olmadan kartımı masaya vurup ibişin soluğunu kestim. Büyük bir yutkunmanın izleri boğazında belirirken asansörün kapısı açıldı. Nihayet zemin kata gelebildik. Kısa boylu adam hızlı adımlarla kaçarcasına asansörden indikten sonra yanındakilerde teker teker onu izlediler. Hasmıma söylediğim sözler, onunla dalga geçmemi neşe içinde izleyen arkadaşlarını da tedirgin etti. Belli etmemeye çalışıyorlar ama özünde onların da beğenmedikleri adamdan bir farkları yok. Sadece, ek yerlerini gizleme konusunda ondan daha becerikli olmaları sayesinde oynamaları gereken role rahatça bürünüyorlar. 

 Kendilerini güvensiz bir durumda hissedip kaçmaları bundan. Neyse ki elim kolum doluyken hareket etmekte iyiyim. Açık kapı tekrar kapanmadan kendimi dışarı atabildim. Hizmetli sınıfının külhanbeyleri olan güvenlikçilerin önlerinden geçerken yüzüme mal mal bakmalarından, az önce itin götüne soktuğum adamın buradan geçtiğini anladım. 

 Yönetim ters taraftaydı oysa anlaşılan düşündüğümden daha korkak çıktı adam. Onu yakalayıp şiddet uygularım diye hemen kaçıvermiş. Son noktamdan sansasyonel bir biçimde ayrıldıktan sonra dilime doladığım bir şarkıya kâh ıslık, kâh alkış ile eşlik ederek kargo ofisine kadar geldim. 

 Neden bilinmez buraya ilk geldiğim gün aklıma düştü. Sıkılarak kapıdan girişimi, her yanı logolu iş kıyafetini giydiğim zaman hissettiğim utancı tekrar yaşıyorum sanki. Bir süre sonra içinde bulunduğum duruma alıştım. Pek çok tecrübe edinmeme, başka yerde olsam karşılaşamayacağım durumları deneyimlememe vesile oldu bu iş. 

 İtiraf etmeliyim ki ilk başlarda kendimle çok savaşmak zorunda kaldım. Yaptığım işin beni tanımladığını sandığım zamanlardı ve etrafıma epey sorun çıkardım. Bir süre sonra adeta o fantastik romanlarda geçen aydınlanmadan yaşadım. İnsanların işleri ile değil işlerin insanlar ile tanımlandığını görecektim. Son bir senedir bu fikre sıkıca sarılıyordum. 

 Belki doğduğum ülkede gerçekleşmeyecekti bu hayalim ama eninde sonunda olacaktı. Fakülteden bir arkadaşım mezun olur olmaz yurtdışına atmıştı kendisini, kısa sürede iş buldu ve her görüşmemizde bana umut aşılamaya başladı. İşte yurtdışına çıkmak ve yeni bir başlangıç yapma fikrimin temeli bu görüşmelere dayanıyor. Nihayet yeterli parayı biriktirerek amacım doğrultusunda ilk adımı atmaya hazırım. Pasaportum, vizem, uçak biletlerim hepsi hazır. Yarın kurtuluyordum bu hayattan, işimi severek yaparsam kıymetimin bilineceği uzaklara yelken açmak üzereyim. 

 ‘’Neredesin lan kerhanacı!’’

 Her akşam aynı karşılama bıkmadı mı bu adam diye düşünmeyi bırakalı çok oldu ama bu sözlerden sonra yüzümün gülmesine de engel olamıyorum. Kim miydi bana böyle avam bir hitapla seslenen kişi? Tabi ki Muharrem Abi. İlk çalışma günümün akşamından beri, istisnasız her daim beni böyle karşılıyordu. İlk başlarda bozulmuyor değildim bu duruma ama kendisini tanıyıp tamamen teklifsiz bir insan olduğunu anlayınca, kendi haline bıraktım onu. 

 Adamın benim yaşımda iki oğlu var. Birkaç kere ofise gelmişlerdi ve onlara ettiği lafları duyunca kendimi şansı saymaya başladım. Ağzı çok bozuk! İki lafından biri küfür, diğeri gün içinde gördüğü kadınların çeşitli vücut kısımlarını düşünerek kurduğu hayalleri dile getirmesiydi. Belki tüm ofis çalışanlarının erkek olmasından geliyordu bu rahatlığı, müdür ne zaman bir kadın personel almak istese deli gibi savunma yapması bundandı sanırım. 

 Derken hızla yanıma gelip bir yere kaybolmamamı, akşam ofisten birkaç kişi dışarı çıkıp kafayı çekeceğimizi söyledi. Veda yemeği olacaktı bu, sınırlarını zorlayıp balık pazarında bir mekândan yer bile ayırtmışlar. Nihayet yarının işlerini bitirdiğimizde çıkma vaktimiz geldi. Beş sap rotamızı İstiklal’e doğru cevirdik. 

 Otobüsten artık yer altına alınmış duraklarda indik. Bir yer ne kadar değişebilirdi ki? Burası artık Taksim değil Sirkeci yer altı pazarı gibiydi. Bu gece eğlenmeye geldiğimizi hatırladım hemen, ne beton olmuş meydan, ne de halı sahadan bozma nostaljik tramvay yolu moralimi bozamazdı. Sallana sallana akşamı geçireceğimiz meyhanenin kapısına kadar savrulduk. 

 Başlarda aşırı yadırgasam da bu adamların muhabbetleri gitgide sarmaya başladı. Suçları yoktu aslında, aldıkları eğitim ve bulundukları ortamların içinde kendilerini ancak bu kadar geliştirebilmişlerdi. Bir bakıma yurtdışına kaçış planlarımdaki ana etkenlerden biriydi bu insanlar. Giderek bende onlar gibi içinden çıkılamaz kısır döngülerin esiri olurum diye korkuyordum. 

 Ev aldık, onu ödemek için fazla mesai yapmam lazım! Arabanın kredisinin bitmesine daha çok var kemerleri sıkalım! Bizim çocuğun kafası çalışmıyor zaten okumayacak lafları günlük hayatımın parçası olmadan uzaklaşmak istiyordum. Bu düşüncelerle haşır neşirken ara sıcaklar geldi. Ben hariç herkes içeceği için altlık yapmak adına çatallar inip inip kalkıyor. 

 Bu arada, benim alkollü içeceklerle hiç aram yoktur. Duyan herkeste dini bir nedenle olduğunun izlenimi oluşsa da beni tanıdıkça dinlerle aram olmadığını görüp işin aslını kabul edebiliyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla içemiyordum. Her türlüsünü denedim ama ne çare, bardaktan ağzıma döküldükleri gibi geri çıkmaları bir oluyor. 

 Veda gecemde de bu değişecek gibi durmuyor, yetmişlik açıldığı an burnuma dolan anason kokusu bile yetti. Tüm günün açlığıyla mezelere yumuldum. İçecek işini acılı şalgamla halledecektim. Yaşımız yirmiyi geçti artık, annesiyle çay bahçesine gelmiş çocuk gibi meyhanede kola veya sarı gazoz söyleyecek halim yok. 

 Mesai arkadaşlarım çoktan ilk kadehleri coşkuyla devirip, ikincileri içmeden önce olanca sesleriyle kadeh tokuşturuyorlar. Nasıl bir sevinç vardı içlerinde, ulan bu kadar mı bıktınız benden? Tabii ki işin aslı bu değildi, her şeyi anlıyordum. At gözlüğü takmış kişilerdi onlar, ne kadar anlatmak istesem de kabul etmediklerinden dolayı bir süre sonra gerçeği yüzlerine vurma işinden vazgeçmiştim. 

 Şu hallerine bakınca, bedbaht hayatlarının dışındaki bir yerden, sadece huzur ve mutluluğun olduğu engin maviliklerden bir tutam zevk çalmış gibiler. Onlara uymaktan başka yolum olamaz, zaten dansöz bizim masaya çıktığından beri ben de bir hoşum ya. Şimdi anlıyorum o para saçan adamların ruh halini. Garibanlığıma aldırmadan kalçası ile beni nakavt eden hatuna bir ellik sıkıştırdım. 

 Gecenin adamı benden başkası değildi, beline kadar uzanan saçlarını yüzüme doğru savurarak dans eden bu dilberle en çok ben göbek attım. Zaman su gibi aktı, biz ise sanki dünyanın son günüymüşçesine ne kadar kurdumuz varsa döküyoruz. 

 ‘’Beyler, artık kapatıyoruz!’’

 Öyle bir mutluluk dalgasında yüzüyorduk ki kendimiz çalıp kendimiz söylediğimizi garsonun mahcup ses tonuyla yaptığı uyarı sonrası anlayabildik. Bir anda etrafımı sarmaları tam bu sözün üstüne oldu. Ne olduğunu anlamadan ağzımın önünde bir kadeh sek rakı vardı. 

 ‘’Hadi oğlum, bir dikişte yuvarla!’’

 Muharrem abi durdu durdu, son anda yine bir şeytanlık peşine düştü. Yandığım an bu andı. İhtiyarın ısrarları meşhurdu, bir taktımı elinden kurtulmanın imkânı olmuyordu. 

 “Abi yapma, biliyorsun içemiyorum işte!”

 Kaderimden kaçmaya çalışıyordum ama akıntıya karşı kürek çekmekle eş anlama gelen bu eylemimin kaşarlanmış ihtiyarın üstünde en ufak etkisi olmadı. 

 “İç ulan kerhaneci! Bir kadeh rakıdan kime ne olmuş!”

 Yandığımın resmiydi. Gözümü kararttım, bardağı aldığım gibi bir dikişte bitiriverdim. Çıkarken alkış kıyamet yıkılıyordu mekân, sanırsın ki çok matah bir bok yedim. Dört küçük camla nostaljik bir hava verilmiş dış kapının koluna koparacak gibi asıldım. Gece sona erdi. Sabahın habercisi, insanın içini ürperti ile dolduran rüzgârlar yüzüme vuruyor. Uzun saatler boyunca alkol, sıcak ve heyecan yüzünden artmış vücut ısımla çarpışan esintinin küçük münakaşası sonrası hapşırmak zorunda kaldım. 

 ‘’Çok yaşa!’’

 ‘’İyi yaşa!’’

 Kafaları bir milyon olan mesai arkadaşlarım hep bir ağızdan bağrışıyorlar. Küçücük olayın onların neşelerinin cilası olması ne tuhaf! Normalde yüzlerinden düşen bin parça, mütemadiyen gergin bu adamlar, şimdi küçükken mahallede maç yaptıktan sonra bakkala gazoz almaya giden çocuklar kadar şenler. 
 
 “Sağ olun, hep beraber!’’

 Bu laf biz de klasiktir! Kim derse desin ardından sen de ayıp olmasın diye söylersin ama belki de hayatım boyunca ilk defa bu kadar dolu dolu çıkıyor ağzımdan. Çalıştım, çabaladım, hayalim için para topladım. Vize başvurum, dil okulum hepsi hazır ve yarından tezi yok çok uzaklara bir kuş gibi uçuyorum. Son gecem, kâh kavga ettiğim, kâh arkasını kolladığım, iki sene omuz omuza çalıştığım insanların sıcak yüzlerini görmemle son buluyor. Ölsem bile gam yememem şu saatten sonra. 

 “Allâhu Ekber Allâhu Ekber”


 “Hayda, sabah ezanı vakti mi olmuş?”

 Ekipteki biri hayretler içinde konuştu. Adam sıkıcı hayatının içinde biraz eğlenme fırsatı bulunca nasıl zaman meftununu kaybetmişti. 

 ‘’Bbbbbuuuuuuuuuuvuvvvvvvvvvvvvvvvvvvvvv!’’

 Ezanın bitimi ile beraber dehşet verici bir boru sesi duyuldu. Kalelerde düşman kuvvetlerinin yaklaştığını herkese haber veren cinsten bir enstrümanın sesini andırıyordu. Akabinde sağ yanımdan yığılma sesi gelmesi ile irkildim. O yöne döndüğümde Muharrem Abi’yi yerde diz çökmüş, ellerini açıp dua ederken buldum. 

 ‘’Allah’ım sen beni affet, işlediğim günahları bağışla. Sen büyüksün, sen kadirsin!”

 Sigaradan bıyıklarının uçları sararmış adam öyle bir hızla ve nefes vererek dua ediyordu ki ortama karışan rakı kokusundan hafiften açılmış zihnim yeniden sarhoş olmak üzere. Bir sonraki an ekibin geri kalanını da aynı hareketleri yaparken buldum. Ne oldu ki durup dururken böyle korku içinde tapınmaya başladılar. Aklımı meşgul eden bu düşünceden kafama yeni doğan güneşin ışıkları vurunca kurtuldum zira neler olduğunu yavaş da olsa anlıyorum. 

 Herkesin bir iyi olduğu yanı vardır bu hayatta; kimisi rakamlarla, kimisi kelimelerle arkadaşlık edebilme yeteneğine sahiptir. Benim ise yön bulma kabiliyetim doğuştan diğer insanlardan sıyrılmamı sağlıyor, ayaklı pusula gibi bir bakışta yönleri söyleyebilirim. Neşeli geçen gecenin aynı hızla süren sabahının son bulmasına, güneşin batıdan doğuşunu izleyerek şahit olduğumu bilmem bu yüzden. 

 Sonra neler olduğunu hiç hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda her ırktan her milletten insanın balık istifi sıkıştığı bir yerdeyim. Yer kuru, toprak çatlak, güneş neredeyse kafamın üstüne geldi ve yakıcı ışınlarını kılıç gibi saplıyor. Olmadığına kendimi inandırdığım her şey oldu. Sanırım kıyamet koptu, tüm insanlar hesabın kitabın yapılacağı anı beklemek için toplandık. 

 Kıyamet koptu ve biz bu anlarda kafamız güzel İstiklal Caddesinde neşe içinde yürümekteydik; benim diyen babayiğidin yapamayacağını bir şekli, istemeden en olmayacak kişiye karşı yapmıştık. Fayton feneri gibi kafası ile böğrümü delme denemeleri yapan yanımdaki adam bir anda kayboluverdi. Girdiğim kısa süreli şok, dört bir tarafta aynı olay olmaya başlayınca korkuya dönüştü. 
 
 Neyse ki çok uzun sürmedi bu duygu, içimin çekildiğini hissetmemle, dört yanı beyazlar içindeki bir mekâna geldiğimi görmem bir oldu. Panikle etrafıma bakınmaya başladım. Duvar yok ama göz alabildiğince beyazdan oluşan ortam bende adeta şeffaf bir kafese atılmışım hissiyatı yaratıyor. Kulağıma gelen öksürük sesi sonucu ürkerek tekrar önümü döndüğümde, bir an önce orada olmayan fakat şu anda yüzüme iki karış mesafeye gelmiş bir varlık gördüm. 

 “Hesap zamanı geldi, fani canlı!”
 
 Neler olduğunu biliyorum. İçin için tüm bunları reddeden bir düşünce, geniş gövdeli kavak ağaçlarını kemiren kurtçuklar gibi beynimin kıvrımlarında da geziniyor. Zihnim ne derse desin, etsiz, kemiksiz ve sabit bir şekle sahip olmayan tuhaf yaradılış karşımda. 

 Evet, yaradılış diye geçti aklımdan. Ne ironik değil mi insan korktuğu zaman ilk önce inkâr ettiği şeylere sarılıyor. Havada süzülüyor ve konuşacak bir ağzı olmasa bile tüm söylediklerini net bir şekilde duyabiliyorum. Adeta hepsi beynimin içinde yankılanıyor. 

 “Günah ve sevapların sıralanacak fani! Hangisi fazla ise gereken yere gideceksin!”

 Hadi bakalım, dananın kuyruğunun kopacağı yere gelmiş bulunmaktayız. Bakalım şu kısa hayatım boyunca neler yapmışım. Bundan sonrası zamandan ve mekândan azledilmiş şekilde geçti; hareketlerimin yarattığı etkileri ve haneme işleyen sonuçlarını izliyorum. Geri döndüğümde aynı yerde, karşımdaki biçimsiz varlıkla beraber duruyorum. Yaşadığım şoku anlatacak kelime bulmam mümkün değil fakat asıl bombayı duyana kadar beklemem gerektiğini biraz sonra öğreneceğim. 

 “Fani, son geceye kadar sevapların seni cennetin alt katmanlarına götürmeye yetiyormuş lakin hesap gününün arifesinde birçok günah işlemişsin!”

 Bir an gözlerimin karardığını hatırlıyorum. Kulağımda gece vakti ansızın insanı uykudan uyandıran hain bir sivrisineğin çıkardığı sesin yüz katı büyüklüğünde uğultular esiyor. Sonra arada günah ve sevabın eşitlenmiş şeklinde bir ifade duydum, heyecandan neredeyse ölecektim.

Biliyorum bu ifade yok hükmüne düşeli çok oldu ama insanın dili bir kere alışmaya görsün, kemiği olmamasını bahane etmeden duramıyor. 

 “O son kadehi içmeseymişsin, kısa bir süre Araf’ta kaldıktan sonra yaradanın sevgili kullarının arasına karışma hakkın olacakmış ama o son kadehin bedeli ağır olacak!”

 “MUHARREMMMMM AABBİİİİ!”

 Senin yapacağın işin de veda kutlamasının da diye devam ediyordum ki görüntü gitti. Üzerime anneanne yorganı örtülmüş gibi hareketsiz şekilde uykuya daldım. Tüm umutlarım, gerçekleştirmek için deli gibi çalıştığım hayallerim buhar olup uçtu; bir de üstüne büyük ikramiyeyi tek rakamla kaçırdığımı öğrenince yere ve zamana bakmadan coştuğumdan dolayı gözlerimi açtığımda bedenim dayak yemiş gibi sızlıyordu. 

 Elimi oynatmaya çalıştım, bu çabam nafileydi. Buz kalıbının içinde kalmış balık gibiyim. Aklımda bir ses yankılanıyor, bilincimi kaybetmeden önce duyduğum üç kelime dönüp duruyor. 

 “Cehennemin ilk katı” . 

 Ne kadar süre geçti bilmiyorum bu halden kurtulana kadar, bedenimin kontrolünü geri aldıkça yavaş yavaş doğrulmaya başladım. Etrafım şaşkın bakışlarla dolanan, benim gibi yarı doğrulmuş veya yerde hareketsiz şekilde duran insanlarla dolu. En sonunda enerjim ve hislerim tamamen geri gelince ayağa fırladım artık her şey daha net görülebiliyor; kısa süren araştırmam sonucu kabataslak neler döndüğünü çözebildim. 

 İlk fark ettiğim şey, istisnasız herkesin başının üstünde bir isim yazması oldu. Denemek için birkaçına seslendiğimde cevap alamadım ama pes etmeye niyetim yok. Konuşmaya çalıştım onlarla, bu yer hakkında ne kadar çok bilgi toplarsam o kadar iyiydi. 

 “Max, kardeş bak hele, Max!”


 Hırsım, kulağımın dibinde bağıran biri tarafından bölündü. Kulağım dediysem lafın gelişiydi bu tabir zira omuzlarıma ancak gelen, göbek bölgesi halka şeker gibi sonradan kendisine eklenmiş, yirmili yaşlarda gösteren bir akranım bana sesleniyordu. 

 “Max ne birader? Girmişin dibime, az geri açıl!”

 Kişisel alan diye bir kavramdan haberi yoktu galiba bu arkadaşın. Hafifçe kızdığımdan dolayı al al olmuş tombul yanaklarının ona kattığı sempatikliğe bakmadan kaydım fırçamı. 

 “Kafanın üstünde yazıyor kardeş, adın sandım onu. Benimkinde ne yazıyor onu soracaktım?”

 Sahi ya herkeste tuhaf tuhaf şeyler yazarken ben bundan muaf olamazdım ya! Demek benim kafamda da Max yazıyor ama neden gerçek ismim yerine bu tuhaf şey var? İşte ilk aydınlanmamı bu an yaşadım. Ne kadar düşünürsem düşüneyim ismim aklıma gelmiyordu hatta hafızamı zorlarken fark ettim ki ölmeden önce yaşadıklarım bile bölük pörçüktü. Yüzler, olaylar birbirine girmiş, son gece hariç her şey fluydu. Bu belirsizlikte dahi tek bir kişinin tüm detayları hafızamda mühür gibi duruyordu, Muharrem Abi. 

 Toraman yazıyor birader senin üstünde!”

 Az önce haksız çıkıştığım balıketliden hallice olan çocuğa başının üstündekini söylediğimde, yüzü bir anda düştü. İçine derin bir nefes çekti, küçük bir araba kadar olan gövdesi bu olayla beraber iyice heybetli hale geldi. Benim bile içimde bir tehlike hissi oluşmasını sağlıyordu. 

 Her nasılsa beklediğim şey olmadı. Hırsla soluyan çocuk bir süre sonra yavaşça sakinleşerek yere çöktü. Çılgınca bağırarak önüne gelene saldıracak diye onca tahmin yürütüp tedbir aldığım Toraman isimli çocuk, sakince uzanarak uykuya dalıyordu. Yaşadığım bu tuhaf olay biraz zamanımı çaldı ama temel bir gerçeği de öğrenmemi sağladı. 

 Bu andan itibaren, Max dendiği zaman bana seslenildiğini biliyordum zira bu yenidünyamda adım buydu. Araştırmama geri döndüğümde, belli sınırlar içindeki alanı fanus gibi kaplayan dört renkli oluşumu fark ettim. Sarı, yeşil, mavi ve kırmızı renklere sahip bu yapının içindeydik hepimiz. Bir süre sonra tam merkezde yer alan küçük tek katlı evler dikkatimi çekti, hızla onlara doğru koşmaya başladım. 

 Cehenneme geldiğimi biliyorum ve küçüklüğümden beri öğretilenler sonsuz eziyet çekmeye başladığımı söylüyor. Yani artık bir acelem olamazdı ama nedense içimden bir his her saniyenin değerli olduğunu bağırıyor. Durduğum yerle binalar arasındaki mesafe fazla değil, normal şartlarda bir iki dakikada varabilirdim ama aradaki yüzlerce insandan sıyrılmaya çalışmam çok vaktimi aldı. 

 İstediğim yere geldiğimde, bir cephelerinde tezgâhlar olan yuvarlak bir biçimde sıralanmış küçük yapılar ve ortalarında üç tarafında yazılar olan bir taş yazıt gördüm. Şimdi işe uyanıyorum; alanı çevreleyen kalkan, dükkân şeklindeki yapılar ve ortalarında bir taş yazıt! Şüpheye yer yok burası MMORPG ‘lerdeki klasik başlangıç köyü. Yazıtın üç yüzü var ve yüksekliği, normal bir insanın uzunluğunun iki katına varıyor. Hiç vakit kaybetmeden okumaya başlamam gerektiğini anlıyorum. 

 “Size sunulan fırsatın kıymetini bilemediniz, şimdi Cehennem topraklarında cezanızı çekeceksiniz!”

 Okumaya başladığım tarafta sadece tek bir cümle yazılı. Açık ve net, günahkârlar olarak ebedi yuvamıza kavuştuğumuzu söylüyor. Olduğum yere çivilendim, bütün hareketlerimin sonuçlarını bir kez daha gördüğümü hatırlıyorum ama hiçbir şey net değil. İçimden kötü biri değilim ben diye haykırmak geliyor. 

 ‘Koyuverme kendini’ bu benim mottomdu. Ne olursa olsun başa çıkmalı, yeni duruma alışarak varlığımı sürdürmeliydim. Kalan iki yönden, bana göre sol tarafta olanına göz gezdirmek için küçük adımlarla ilerlemeye başladım. On adımlık mesafeyi almam beş dakika kadar sürdü, ayağa kalkabilmiş herkes burada olduğundan dolayı itiş kakış anca varabildim. 

 “Yaratıcı kullarını affeder ve iyilik yapanları mutlaka mükâfatlandırır!”

 Hayda! Yine tek cümle yazılı olan bu cephe, içimde bir umut yeşermesini sağlayacak haberi veriyor. Epey tesadüfi bir sıralama değil miydi bu? Şansımın yardımıyla mı birbirini izleyen iki cepheyi seçmiştim acaba? Bunu öğrenmek çok basit, yanımda duran iri yarı adamın omuzuna hafifçe dokunarak sormam yeterli. 

 “Pehlivan, ne yazıyor burada?”

 Orta yaşlarını geçmiş, bedenine oranla biraz ufak kafasının üstündeki saçları dökülmüş bu kişinin başının üstünde Pehlivan yazıyor. 

 “Size sunulan fırsatın kıymetini bilemediniz, şimdi Cehennem topraklarında cezanızı çekeceksiniz!”

 Dudaklarından fısıltı halinde çıkan sözcükleri havaya karışmadan zar zor yakalayabildim. Benim ilk baktığım kısımda yazılanları söylüyor. Bir kelime daha etmedi bunun üzerine. Yüzünün aldığı renk ve hareketlerinin donuklaşmasına bakarsak az önce benim yaşadığım şoku tecrübe ediyor. İşin ilginci, ben başka bir yazı görürken o neden diğer tarafta olması gereken cümleyi okuyor? 

 Bunun tek açıklaması olabilir; bu kitabeye nereden bakarsanız bakın önceden belirlenmiş bir düzen içinde ilerlemek zorundasınız. Kaçınılmaz şekilde yapılmış düzeni bozmaya hiç niyetim yok, sakin ve yavaş adımlarla sona kalan yere doğru yürüdüm. Acele etmek beyhude bir çaba, insanların arasından boş gözlerle etrafımı inceleyerek ilerliyorum. Beni bekleyen sürprizden haberimin olmadığı o anlar belki de burada geçireceğim zamanlarımın en tasasız anları olacak. 

 “Cehennemin Birinci Katı!”

 Koca üç kelime en üstte, parmak kalınlığındaki kırmızı harflerin yardımıyla gündüz güneşinde dahi delicesine parlıyorlar. Bir an dalıp gitsem beni yutacaklarmış gibi bir izlenim bıraktılar üzerimde. Gözlerimi biraz aşağı kaydırarak üzerimde oluşan baskıdan kurtulduğumda, beni bir listenin beklediğini gördüm. 

 “Cehennemin Birinci Katı içerisinde zaman kavramı, ölmüş olduğunuz dünya ile aynı olacaktır!”

 “Koruma alanı içine adım attığınızdan itibaren, her gün seviyeniz kadar düşmüş öldürmelisiniz!”

 “Başarısızlık halinde sekiz saatlik Cehennem Azabı cezasına mahkûm olacaksınız!”


 “Tüm cevaplar koruma alanlarının dışındaki düşmüşlerin içinde. Gidin ve hatalarınız ile yüzleşin!” 

 Neredeyse tam açıklanan nokta yok gibi, bulunduğumuz alanın kanunları bunlar ve sadece ayak uydurmamamız halinde başımıza neler geleceği gayet açık şekilde belirtiliyor. Benimle beraber aynı şeyleri okuyanları değişen surat ifadelerinden anlayabiliyorum. Buraya ne zaman geldiğimiz belli değil ve diğer bilgilere ilk mobu öldürünce erişebileceğiz.

 Sıkı bir MMORPG oyuncusu olmasam da temellere hâkimim. Burası başlangıç köyü ise yakınlarda zayıf yaratıklardan bolca olması gerekiyor. Tek yapmam gereken alanı çevreleyen kalkanın dışına çıkarak ilk gözüme kestirdiğime saldırmak ama bir düşünce yolun yarısında kafama dank ettiği gibi bu fikri çöpe atıverdim. Genelde ilk köy, ne rakip oyuncuların ne de saldırgan yaratıkların olmadığı alanlarda inşa edilmiş olurdu. Eğer durum böyle olsaydı bu kalkanın ne gereği vardı ki? 

 Üstüne üstlük bulunduğumuz yer bir firmanın para kazanmak uğruna insanları eğlendirmeye çalıştığı sanal bir platform değil, yediğimiz naneler için cezalandırılmaya yollandığımız Cehennemim İlk Katı. Günlük ceza için kalan süremi bilmesem de acele etmemem gerekli. Kısa bir süre olsa da durup ilk denemeyi başkalarının yapmasına izin verebilirim. Tekrar hızlanıp kalkanın dibine kadar geldim ve sakince yere oturdum. 

 Niyetim henüz bedeninin kontrolünü alamamış süsü vererek diğerlerinin hareketlerini izlemek. Bulunduğum bölgeden dışarı çıkan kimse olmadı ve buz mavisi bariyerin dışında hiçbir hareketlilik yok; nerede olduğumu bilmesem, bir kitap ve kahve alarak sessizliğin tadını çıkarmak isteyebilirim. Derken, tam gaz gelen kalabalığın çıkardığı toz bulutunun Flamenko dansçısının eteklerini anımsatan şekli, çok geçmeden buraların karışacağının haberini veriyor. 

 İnsanlar durmadı, korku ve panik içerisinde kalkandan dışarı fırladılar. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim; çok değil daha bir gün önce sonsuz Cehennem tehdidi karşısında sülalem rahat modunda takılan bu kişiler, şimdi günlük sekiz saat eziyeti duydukları an bir bilinmeze doğru amok koşucusu gibi gidiyorlar. Neredeyse toplam sayılarının yarısı kadar insan dışarı çıktığında, daha önce ıssız bir boşluk olan yerlerde bazı gölgeler belirmeye başladı. 

 Bir an sonra şekle bürünen siluetler, kalkanın başladığı yerden itibaren tüm düzlükteydiler. Birbirlerine çok uzak olmayan mesafelerde ortaya çıktılar. Toplam sayıları an itibari ile kalkanın dışında bulunan insanlardan birkaç kat fazlaydı. Beklememe gerek kalmadı, yerimden fırladığım gibi ışık perdesinin dibine kadar giderek neler olduğunu yakından incelemeye başladım. İlk izlenimim, beş duyu organımdan biri olan gözlerimden değil, aksine çok iyi koku almayan burnumdan referans alıyor. Kesif bir alkol kokusu anason bahçelerinin bağrından kopup geliyordu sanki. 

 Ilık esinti, küçük bir hata yapınca öğretmenimin yavaşça yanağıma inen tokadı misali yüzümü yalayıp geçiyor. Söyle bir kafamı salladıktan sonra ancak kendime gelebildim. Ne olursa olsun gözlerimi dikip izlemem gerekiyor, işin ucunda sekiz saatlik Cehennem İşkencesi var. Dikkatle aramıza son katılan değişken olan bu yaratıklara yönelttim bakışlarımı. 

 Beklentim, boynuzlu, kuyruklu, ellerinde kanlı silahlar olan ecüş bücüş varlıkları görmekti. Burası Cehennemin İlk Katı olarak geçiyordu kitabede, bunu okuduktan sonra daha azını beklemek büyük iyimserlik olmaz mıydı? Düşüncelerim az sonra göreceğim mobların olası şekillerini beynimde çizmişken, olabilecek en tuhaf ve trajikomik şey oldu. Bunu uzun uzadıya anlatmama gerek yok, size sadece yaratıkların üstünde yazan isimleri söylesem yeterli gelecektir. 

 “Çakırkeyif lvl 1”

 “Sarhoş lvl 1”

 “Ayyaş lvl 1”


 İlk önce, burnuma gelen alkol kokusunu son işlediğim ve buraya düşmemi sağlayan günahın bana hatırlatılması olarak yorumladım ama işin aslı apaçık şekilde gözümün önünde duruyor. Kırmızı burunlu, üstü başı dağılmış, sağa sola yalpalayarak yürümeye çalışan bir grup insan, ellerinde çeşit çeşit içki ile tüm alanı dolduruyorlar. Kalkanın dışında, kadın erkek fark etmeksizin bir sürü model var. Kafalarının üstünde yazan unvanlara yakışır bir biçimde arzı endam ediyorlar. 

 “Genç dostum, bize katılmak istemez misin? Bir parça ekmeğimiz ve herkesle paylaşmaktan zevk duyacağımız bir şişe şarabımız var!”

 Gözlemlerime devam ederken sağ tarafımdan, çok uzak olmayan bir yerden gelen sesle irkildim. Üç kişi yere oturmuş, az önce kalkanın dışına koşan gruptan birine sesleniyorlar. Şaşkın bakışlarla sesin geldiği yöne doğru kafasını çeviren bu insan gerçekten epey toy görünüyor. Belli ki ölmeden önce ancak on beş, on altı yaşlarındaydı. Sözlerim küçümseme gibi görünse de asıl endişem yerde oturan kirli sakalları epeyce uzamış moblar için. 

 Bu yeni nesil veledin çevrimiçi oyun tecrübesi olması yüksek ihtimal. Çok geçmeden bu düşüncemin ne kadar doğru olduğunu anladım. Ergen irisi kafasının üstünde Çakırkeyif lvl 1 yazan moblara doğru bağırarak saldırıya geçti. Çocukla aynı fikirleri paylaşıyoruz; burası ilk köy ve etrafındaki yaratıkların amacı bizim güçlenmemiz için kurban görevi görmek olabilir. Bu anlarda Çakırkeyif moblar da panik belirtisi yok. Seviyeleri düşük olsa bile üstlerine doğru koşan insana hafif kapanmış gözkapaklarının arasından sakince bakıyorlar. Hızını almış genç irisi çıplak ellerini yumruk yaptı. Ona seslenen yaşlı ve berduş görünümlü adamın kafasına indirmek istiyor. 

 Onu gören birkaç kişi de hemen peşine takıldılar. Bir arada duran üç ihtiyarın albenisi yüksek, bir vurumluk canları olduğunu anlamak için müneccim olmaya gerek yok. Kitabede adı geçen Düşmüşler muhakkak bunlar olmalıydılar. Son on adım kala heyecanım tavan yaptı, iki grubun çarpışmasını izlemek için gözlerimi dört açtım. Gözüme daha önce suskun kalmış olan birisinin kafasını kaldırdığı takıldığında, saldırgan grubu son beş adımın içindeydi. 

 “Siz, bana yanlış yaptınız!” 

 Kısacık bir cümle çıktı ağzından. Bu klasikleşmiş söylemi her meyhanede veya bir köşede içkilerini yudumlayan grubun yanından geçerken duyabilirdiniz. Aynı anda genç irisi bir adım daha atamadan durdu. İleriye gitmek istiyor ama bunu başaramıyor gibi görünüyordu. 

 “Siz, bana yanlış yaptınız!”

 “Siz, bana yanlış yaptınız!”

 “Siz, bana yanlış yaptınız!” 

 Üç ihtiyar yavaşça ayağa kalkarak taş kesilmiş insanlara doğru yürürken, ağızlarında hep aynı sözler vardı. Son anda geriye doğru kaçmak için hamle yapmaya çalışan kişiler de bu nedenle yakayı kurtaramadılar. Pür dikkat olanları izliyorum; hırsla, acımasızlıkla, kurtuluşlarının tek çaresi olarak gördükleri üç ihtiyara hayâsızca akın edenler, bir çeşit tuzağa yakalandılar. Başlarının üstünde köpek öldüren marka bir şarap şişesinin görüntüsünü hayal meyal seçebiliyorum. Bu sırada üçlü hiç durmadan aynı sözleri tekrarlayarak aralarında dolaşıyorlar. 

 Yaklaşık yarım saat geçti. Bir etkinin altında hareket kabiliyetlerinin kısıtlandığına emin olduğum gruptakilerin yüzleri kızardı, başlarından aşağıya doğru soğuk ter ırmakları akıyordu. Tam bir saat sonra dananın kuyruğu koptu, işkenceye dayanamayan biri boş çuval gibi yere düşerek ufak bir toz bulutunun yükselmesini sağladı. Bu, sağanak yağmurun yere düşen ilk damlası oldu. Hemen akabinde saldırgan topluluğun diğer üyeleri de kendilerini olgunlaşmış malta eriği gibi dallarından aşağı bıraktılar. 

 Kalabalık grubun içindeki bir kişi hariç herkes yerdeydi. Sadece bu kadarla kalmadı olanlar, aralarından bazıları sanki hiç yokmuşlarcasına kaybolup gittiler. İstemeden de olsa arkasındakilerin lideri konumuna düşen genç irisi kesik kesik nefes almasına rağmen, Çakırkeyif isimli moblara karşı direniyordu. 

 "Siz bana yanlış yaptınız!”

“Siz bana yanlış yaptınız!”


 “Siz bana yanlış yaptınız!” 

 Üç moruk bir araya toplandılar. Zangır zangır titreyen çocuğun başında tam anlamıyla sarhoş muhabbeti ile eziyet şöleni çektiriyorlardı. Çok dayanamadı zavallı, arkasından koşturanlarla aynı sonu paylaşmak üzere ağzının üstünde yere çakıldı. 

 “Genç dostum, bize katılmak istemez misin? Bir parça ekmeğimiz ve herkesle paylaşmaktan zevk duyacağımız bir şişe de şarabımız var!” 

 Her şeyin sona ermesinin üstünden on saniye geçmemişti ki ihtiyarlardan birinin bana dönerek seslenmesine şahit oldum. O an korkudan bağırsaklarımın birbirine dolandığını hissettim. Hemen etrafıma baktım, hedeflerindeki kişinin ben olduğuna inanmak istemiyorum çünkü hala koruyucu kalkanın içindeydim. 

 “Lan! Lan! Lan! Lan!” 

 Ne zaman çıkmıştım buz mavisi örtünün içinden? Hızla arkamı döndüğümde çoktan üç adım kadar koruma bölgesinin dışında olduğumu gördüm. İzlediğim olaylara nasıl kaptırdıysam kendimi, farkında dahi değilken ölümcül bir hata yapmıştım. 

 “Sen, bana yanlış yaptın!”

 “Sen, bana yanlış yaptın!”

 “Sen, bana yanlış yaptın!” 

 Bu olamaz, henüz ilk adımımı atmışken teklifleri reddedilen üçlü saldırılarının ikinci kısmına geçtiler. Kafamda deli sorularla beraber ikinci adımımı atmak için ayağımı kaldırmaya çalıştım; kaçmalıyım, yoksa sonum az önce ruh bunaltıcı bir işkence sonucu yok olan onlarca insan gibi olacak. Gözlerimi kapatıp, tüm gücümü ayaklarıma odaklayarak koşmaya çalıştım. Henüz yeteri kadar inceleme yapamadan sekiz saatlik işkenceyi tecrübe etmek istemiyorum. Koşmalıyım, beynimin bedenime yolladığı tek emir buydu. Ölümüne değil yaşamak için yapmalıyım bunu. 

 “Yavaş be arkadaş!”

 “Acelen ne senin?”

 “Önüne baksana ulan ayı!” 

 Korkunun pençelerine düşerek bilincimi kaybettikten sonra sert bir nesneye çarparak durdum. Bunun sonucu olarak yere düştüğümde, bir cesaret tekrar gözlerimi açarak neler olduğuna bakabildim. Etrafım insanlarla çevrili ve istisnasız hepsi bana ağızlarına geleni saydırıyorlar. İşin tuhafı, onların çoğu da benim gibi yere düşmüşler. Panikle ayağa fırladım ve nerede olduğumu anlamak için delibaş gibi etrafımda tam bir tur dündüm. Son gördüğüm şey ile beraber sırtımdan bir kamyon yük boşalmış gibi hissettim. Artık nasıl bir göt korkusu içine düştüysem, o hızla kitabelerin olduğu alanın en dışında duran ve içerilere ilerlemek için sıra bekleyen insanlara çarpmışım. 

 “Özür dilerim!”

 “Hepinizden çok özür dilerim!” 

 Hemen zarar verdiğim insanlardan beni affetmelerini isteyerek ortamdan sıvışıverdim. Paçayı kurtarmıştım, nasıl olur da böyle ufacık bir kazayı önemseyebilirdim. Arkamdan yükselen homurtulara aldırmadan rotamı ilk uyandığım yere doğru kırdım. Koruma alanı, dört renge sahip bir kalkanla dışarıdakilerden ayrılıyor. Bu da demek oluyor ki farklı renkteki alanlarda bambaşka moblar olabilir. 

 Amacım doğrultusunda döndüğüm ilk varış noktamda, beni sarı bir tül gibi yerden yükselerek tavanda diğer renkle birleşen kalkan karşıladı. Burası alkol temelli Düşmüşler’ in bulunduğu alanın hemen yanında yer alıyor. Tam birbirlerine temas ettikleri yerde durursam iki tarafı rahatça izleyebilirim. Hayretler içinde kalacağım manzaraya tam da bahsettiğim yerde rastladım. İki alanın sınırında moblar neredeyse bir karış mesafeye kadar yaklaşıyorlar ama kesinlikle birbirlerinin alanına geçmiyorlar. 

 Yazılı olmayan bir kuralı öğrendim. Düşmüşler’ in kendilerine ait toprakları var ve kesinlikle bir diğerinin alanına müdahalede bulunmuyorlar. Aksi takdirde şu an çarşı pazar karışmış olurdu zira sarı renkteki bölgedeki Düşmüşler sadece burada değil, Dünya’da da herkesin başına bela olması olası tiplerdi. 

 “Balici lvl 1!”
 
 “Tinerci lvl 1!”

 “Çakmak Gazcı lvl 1! 

 Neden bu tabiri kullandığımı anlamışsınızdır. Alkolün hüküm sürdüğü toprakların yanında, sentetik maddelerin esareti altına aldığı moblar yaşamaktaydı. Kalkanın arkasından bile insanın tüylerini diken diken eden auraları var. Etraflarında çığlık çığlığa koşturan insanların da tabloya katılmasıyla beraber, çılgınlığın korku ile harmanlanmasının resmi gibiler. 

 Bu bölgede karmaşanın nasıl başladığına şahit olamadım ama karşımdaki manzaraya bakarak söyleyebilirim ki tuzaklarına düşürdükleri insanlar kemiklerine kadar işlemiş bir korku içindeler. Kafalarının üstünde siyah bir sima var ve çığlık atmak istercesine açılmış ağzı, hatları belirsiz yüzün en belirgin özelliği. Buradakiler de buz mavisi bölgedeki insanlar gibi bir çeşit etkinin altında kalmışlar ve bedenlerinin kontrolünü kaybetmişler. 

 Bir saat geçmedi ama daha önce şahit olduğum olayları tekrardan yaşamaya başladım. İpi kesilmiş kukla gibi yere düşen insanlar, kısa süre sonra yok oluyorlar. Bu kez çok temkinliyim, kendimi kalkanın içinde tutmayı başarmak için her otuz saniyede bir etrafıma bakmayı ihmal etmiyorum. Çekirge bir kere sıçradı, atasözüne göre bir hakkım daha olsa da bunu hemen kullanmak gibi bir düşüncem yok. 

 Moralim bozuk şekilde arkamı döndüm. Kitabenin oradaki dükkânlara mı baksam, yoksa kalan iki alana mı göz gezdirsem bilemiyorum. Henüz iki saat geçti ama gözlerim beni yanıltmıyorsa kalkanın içindeki kalabalık baştakinin ancak yarısı kadar kaldı.   İki bölgede şahit olduğum durumlardan sonra bir ipucu yakalamak için biraz tenhalaşmış merkez bölgeye doğru yürüdüm. Kitabenin etrafında kümelenmiş insanlar olsa da birçoğu hızla kalkanın dışına doğru hareketleniyorlar. 

 Benim hedefim burası değil, gözümü önlerinde satış tezgâhı açılmış yapılara diktim. Yazlık şehirlerde sahil kenarına kurulmuş küçük stantlar gibiydiler. Üç tarafları tahtadan duvarlar ile çevriliyken, bir tarafları yarıya kadar kapatılmış, cephenin üst kısmı satış amacıyla açık bırakılmıştı. İçlerine girmek mümkün değildi. Rastgele seçtiğim bir tanesinin önüne vardığımda aynı benim gibi bir insanın karşılaması ile şaşırdım. 

 “Silah Dükkânına hoş geldin günahkâr!” 

 Olan biten yetmezmiş gibi şimdi bu satıcı, hitabı ile Cehenneme düştüğümü bir kez daha yüzüme vuruyor. ‘Ulan bir kadehcik rakı be, koskoca hayatım boyunca tamamen içebildiğim tek alkol buydu be…’ Sinirim zıpladıktan sonra birkaç hayıflanma sözü savurmam gerek. Tabii ki sekiz saatlik azabın korkusu sayesinde çok şımarıklık yapma şansım da yok. 

 “Düşmüş öldürmek için silah almak istiyorum. Katalog gibi bir şey var mı?” 

 Sözlerimi bitirmemle beraber havada üç silah belirdi. Sopa, yay ve üzerinde soluk mavi taş bulunan bir kısa asa. Albenisi olmayan, neredeyse ham ağaçtan oluşan bu ilkel aletler yapılarının aksine parlak ışıklar eşliğinde süzülüyorlar. 

 “Her biri 100 altın! Yeteneğine uygun olanı seçmeni tavsiye ederim günahkâr!”

 “Yüz altın mı? Odun bunlar, odun! Ayrıca bu para birimleri de ne oluyor?” 

 Sözler ağzımdan istem dışı çıktılar. Şaşkınlığım nedeniyle soğukkanlılığımı kaybederek tezgâhın ardındaki insana doğru bağırdım. 

 “Kes sesini günahkâr, dükkân bir hafta boyunca sana yasaklanmıştır!” 

 Görevli, delici bakışları eşliğinde dişlerini sıkarak tek bir cümle kurduktan sonra az önce yerinde duran satış standı bir anda yok oldu. Yaptığım gider sanıyorum onun hoşuna gitmedi. Etrafta duran kalabalığa bakınca yerinde durduğunu anladığım dükkânı bana yasaklayarak intikam alıyor. 

 Heves kırmaya lüzum yok, şansımı diğerlerinde denemeliyim. Kalan dört dükkâna giderken bu olayı kulağıma küpe yapıyorum. Avm gezmiyorum, karşımdaki de mağaza çalışanı değil. Hal ve hareketlerime dikkat etmezsem belki başıma daha kötü şeyler gelebilir. 

 “Market, size hoş geldiniz diyor bay günahkâr!” 

 Karşımda bu kez başka bir insan var ama bu görevlinin sesi ve kelimeleri daha yumuşak çıkıyor. 

 “Merhabalar efendim, dükkânın içeriği ile alakalı bilgi alabilir miyim?”

 “Tabii ki!” 

 Tebessüm ederek cevap verdi ve elini havaya doğru sallayarak birçok şişenin uçuşmaya başlaması sağladı. Bir önceki yerin aksine buradaki ürün çeşitliliği daha fazlaydı. 

 “Günahkâr, içinde kırmızı sıvı olan şişeler hayat gücünü yenilemek içindir, mavi sıvı olanlar büyü gücünü geri kazandırır!” 

 Hemen sözü geçen tüplere bakışlarımı odakladım. İki boyu olan bu iksirler gayet net olarak anladığım üzere oyunlardaki potların buradaki versiyonlarıydılar. 

 “Küçük olanlar 20 altın, büyük olanlar ise 35 altındır!” 

 Fiyat yine kazık ama bu sefer ağzımı açmadan önce iki kere düşünmek zorundaydım. Suratıma içten bir gülümseme kondurup konuşmaya başladım 

 “Efendim, etkileri hakkında bilgi almam mümkün müdür?”


 “Tabii ki!” 

 Sanırım soru cümlelerine olumlu yanıt verecekleri zaman bu kalıbı kullanıyor görevliler. Varsın olsun ben cevabı alayım da gerisi çok önemli değil. 

 “Küçükler toplam istatistiğin yüzde 10 u, büyükler ise yüzde 20 si kadar bir yenilenme sağlıyor!” 

 Birimler, terimler, hep anlayabileceğim şekilde belirlenmiş. Bu konu baştan beri ilgimi çekse de iki dükkân gezdikten sonra tamamen emin oldum; sanırım Cehennemin Birinci katında olmamızdan dolayı yaratıcı bize merhametli davranmaktaydı. 

 “Bunun yanında, dükkânımızda küçük ve büyük olmak üzere iki çeşitte çanta bulunmaktadır. Cepleriniz malzemelerinizi taşıyamayacak hale geldiği zaman kullanmanız gerekecektir!” 

 Acele ile oradan oraya koştururken en önemli konuyu atladım, benim üstümde ne vardı şu anda? Ellerimle başladığım sağımı solumu yoklamaya gözlerimle eşlik ettim on saniye boyunca. Derince oh çekmemle iki parçadan oluşan bir kıyafetin bedenimi örttüğünü anlamış oldum. 

 Bol ve kısa paçalı çuhadan yapılmış bir pantolonunun üstünde, uzun kollu yakasız bir üst var. İkisi de sadece örtünme amaçlı olduklarını belli edercesine gösterişsiz ve basitler. Pantolonun sağ ve solunda iki cebi bulunuyor. Bunun dışında kıyafetlerin üzerinde hiçbir detay yok. Kendimle işim bitince diğer insanlara da bakma gereksinimi duydum; daha önce farkına varmasam da, cinsiyet ayırmaksızın herkesin kıyafetinin aynı olduğunu gördüm. 

 “Bu kadar altından bahsetmişken, paralarını rahat taşınması için bütünlemek istersen yine benim yanıma gelmen yeterlidir!” 

 Tuhaf hareketlerim ve komik halime aldırmayan görevli dükkânın son özelliğini de bana aktardı. Aklıma düşen soruyu bu sefer beklemeden sordum.

“Efendim, altından başka para birimleri de mi var? Zahmet olmazsa sıraları ile beraber bana söyler misiniz?“
"Tabii ki! En ufak para birimi bakırdır. 100 bakır 1 gümüş eder, 100 gümüş 1 altın eder, 100 altın 1 inci eder. Dükkânımızın para çevirme sınırı burada bittiği için daha fazla bilgi veremeyeceğim sana günahkâr!”

 Her günahkâr dendiğinde sinirim tepeme çıkıyor. Tamam, anladık, yaptık bir hata düştük Cehenneme ama yetmiyormuş gibi görevli kişilerin aralıklarla o sözü kullanması iyice sıkmaya başladı. Öfkemi yutarak ayrılmak dışında seçeneğim yok, hızlıca kalan üç dükkânı dolaşma işini bitirmek istiyorum. Her yerde böyle vakit harcarsam ne zaman geleceği bilinmeyen sekiz saatlik azabın kurbanı olabilirim. Tam olarak bilemiyorum, iki saat kadar da bu iş işin harcamış gibiydim. 

 Kalabalığın yarısı telef olduğundan, bunu gören benim gibi insanların hemen hemen hepsi, şu anda kitabe ve çevresindeki dükkânların önünde bekliyorlar. Küçük binalar arasında zorla ilerleyebildim. Sonunda hepsine uğradığımda kendimi sakin bir yere atıverdim. Öğrendiklerimi sindirmek ve anlamak zorundayım. 

 Toplamda beş dükkân var ve bunların ikisi Market olarak isimlendirilmişler. Buralardan pot ve malzemelerim için çanta tedarik edebilirim. Üç çeşit silahın olduğu bir yer ve aynı şekilde üç çeşit zırhın olduğu başka bir dükkân da var. Kumaş, deri ve metal olarak ayrılmış zırhların fiyatı karşısında patlamadıysam, sadece bir hafta orayı kullanamamaktan korktuğum içindir. 

 Alt tarafı üstümdekilerden biraz daha düzgün bir kumaş entari, 150 altın fiyatındaydı. Bunu duyduktan sonra deri ve metal olanı sormadım. Kendimi biliyordum, iki kelam daha etsem ortalık karışırdı. En son uğradığım tezgâh Yetenek Evi adındaydı. Biz günahkârların Düşmüşleri yok etmek için kullanacağımız teknikleri satıyordu. Tahmin edeceğiniz gibi görevlinin dükkân tanımıydı söylediklerim ve sahip oldukları üç yetenek kitabının tekinin fiyatı 500 altındı. 

 Okçuluk, silahşörlük, büyücülük için olduğunu söylediği kitapların yüzüne bile bakmadan şu an oturduğum yere kadar kaçtım. Nasıl bir kumpasa düştüğümü düşündükçe çözüyorum. Bu halimle satıcıların ürünlerimi almam mümkün değil; tek seçeneğim işkenceye uğrayıp yok olduklarına şahit olduğum insanlar gibi çıplak elle hücum etmek.   

 Madem iş başa düştü, gidip diğer iki bölgeye de bakmam gerekiyor; belki daha zayıf moblara rastlarsam, küçük bir fırsat yakalama şansım olur düşüncesiyle ayağa kalktım. Nerede olduğumu unutarak nasıl da iyimser tahminlerde bulunuyorum. Yeşil bir perdeyle izole edilmiş yere gidince içimdeki bir avuç umutta boynunu büküp solup gitti. Sosyal medya yaratıklarının yaşadığı yerdi burası. Sürüsüne bereket çeşit çeşit mahlûk var. 

 Youtuber lvl 1

 İnstagrammer lvl 1

 Vblogger lvl1

 Gözüme çapan birkaç Düşmüşün unvanları bunlar. Başka bir özellikleriyse, tümü pasif moblar. İnsanları yaptıkları abuk sabuk hareketlerle kendilerini izlemeye mahkûm edip hayat enerjilerini bitene kadar tüketiyorlardı. Ağızları bir karış açık Düşmüşleri izleyen birçok kişi vardı. Anladım ki bize ekmek çıkması zordu buradan. Vakit kaybetmeden son alana yöneldim. Yönelmez olaydım dedirtmeden önce, beni kırmızı bir kalkan ile karşıladı bu topraklar. Hemen bir adım sonrasında ise çılgınlar gibi dans eden tipler gözüme çarptı. 

 Tırrek lvl 1

 Zalım lvl 1

 Apaçi lvl 1

 Hızla yaklaştığım bariyerin dibinden aynı hızla geri zıpladım. Manzara felaket ötesi! Düşmüşler ve insanlar karışmış, sanki Cehennem de ki son günleriymişçesine dans ediyorlar. Tam bir akıl tutulması yaşanıyor. Figürler birbirine giriyor, kırılmayan gerdan, atılmayan göbek kalmıyordu. Son umudum da suyu düştü. Bu iki bölgeye ilk girenlerin dışında adım atacak babayiğit tanımıyorum. 

 Usulca ayaklarım beni merkezdeki dükkânlara doğru sürüklerken, bir anda önümde insanlar belirmeye başladılar. Neler olduğunu ilk anda çözemedim, acaba bu kişiler cezalarını çekmeye gelen başka günahkârlar mı diye bakmak için yanaştım yanlarına. Düşüncelerimin yanlış olduğunu zamanla anladım, bu insanların durumları hiç de benim ilk hallerim gibi değil. Davranış biçimleri ikiye ayrılıyor; kimisi hıçkırıkla ağlıyor, başka bir grup ise oldukları yerde tüneyerek bekliyorlar.

  Aklıma bir fikir geldi ama bunu doğrulamak için kalan iki grubu da incelemem lazım; neyse ki bu sefer doğru tahminde bulunduğumu çabucak anlayabiliyorum. Oldukları yerde boş gözlerle bir noktaya odaklanmış yüzlerce insana, başka bir köşede deli gibi sakız çiğneyerek eşlik edenlerin görüntüsü her şeyi açıklığa kavuşturuyor. 

 İlk dalgada kalkandan dışarı çıkıp Düşenlerin elinde yok olanlar, sekiz saatlik azaplarını tamamlayıp geri gelmişler. Söylenen şey, her öldüğünüzde veya bir gün süresince kendi leveliniz kadar mob öldürmeyince, sekiz saat azap çekeceğinizdi ama gözlerimin önündeki bu insanların üstünde bir de etki kalmıştı. 

 Öldürüldükleri bölgenin Düşmüşlerine ait davranış biçimlerini zoraki olarak üstlenmiş gibiler. Yarım saat boyunca izlememe rağmen bu durumdan kurtulacak gibi durmuyorlar. Kitabede yer alan açıklamaların yüzeyselliği kesinleşirken, içimdeki artan korkunun emarelerini bedenimde hisseder oldum. Elim titriyor, omuriliğimden aşağı soğuk terler dökülürken, sağ gözümün ufaktan seğirdiğini anlayabiliyorum. 

 Etki altındaki insanların kendilerine gelmelerini bekledim, önümde vermem gereken önemli bir karar var; ya kalkanın içinde bekleyerek sekiz saatlik azaba razı olacak ya da dışarı çıkıp Düşmüş öldürmeyi denerken ölüp bir de etki alacaktım. Tam tamına dört saat sonra ilk turda ölenlerden bazılarının bilinci yerine geldi. Oturduğum yerden fırlayarak en yakındakinin yakasına yapıştım. 

 “Arkadaşım, azap nasıl? Dayanılacak gibi mi?”

 Kabul ediyorum biraz aptalca bir soru oldu ama direkt niyetimi belli etmem çok önemliydi. Suratıma ölü balık gibi bakan adam da sanırım bunu beklemiyordu. 
 
 “Kardeş, ne yaparsan yap bir Düşmüş öldürmeye çalış. Sana ne kadar anlatsam da yaşamadan bu ıstırabı tahmin edemezsin!”

 Çektikleri azabın üstünden dört saat geçmişti ama donuk hareketleri ve titreyen sesine baktığımda etkilerinin devam ettiği açıktı. Benim gibi birçok kişi vardı cezadan dönenlere yapışan. Bir örnek giyinmiş çocuklar gibiydik, hepimizin damağında çaresizliğin o acımtırak lezzeti vardı. 

 “Olan oldu zaten! Madem kaçış yok kaderden, o zaman çalalım aynı telden!”

 Alkol kokan bölgeye doğru giderken dilimden birkaç kafiyeli söz döküldü. Buraya rakı yüzünden düştüm, gerisi de onun familyasından gelse daha şairane olurdu. Tamam, gözü kararttım ama etrafı kolaçan etmeyi de ihmal etmiyorum. Gruplar halinde dolanan Düşmüşlerin hareketleri izlemeye başladım. 

 “Çakırkeyif lvl 1”

 Önce bu tipleri gözleyerek işe koyuldum. Gözüm üç kişilik bir ekip halinde oturan mobların üstünde. Bu moblar hareketsizler, belli bir mesafe içine giren insanları yanlarına çağırıyor, aksi bir harekette hızla ayağa kalkıp üstlerine yürüyorlar. Tabii ki daha önce şahit olduğum şekilde onlara saldıranlar da oluyor ama ne yaparlarsa yapsınlar sonları esir edilerek tükenmekten öteye geçemiyor. 

 “Olsun be, hayallerimizi satmadık ya!”


 Çakırkeyif Düşmüşler bir kişiyi yakaladılar. Üçlünün en derbeder olanı hemen konuşmaya başlarken, Duygusala Bağlama adını verdiğim saldırısını yapıyor. 

 “Ne yaparsın be çocuk? İşte, büyük adam olamadık biz!”

 Hemen diğer yanındaki mob söze girdi. Bunları dinlemek zorunda olan kişinin alnındaki damarlar yavaş yavaş görünür hale geliyorlar. 

 “Sen de bizim gibi, hayatın sillesini yemiş bir derbeder misin güzel insan!

 Bu son darbe oldu. Üç aşamalı Duygusala Bağlama saldırısı sonucu kurban yavaşça yere düşüyor. Birkaç saniye sonra hiçliğe karışırken, Düşmüşler ellerindeki şarap şişesinden birer yudum daha alarak oturuyorlar. 'Bunlar çok tehlikeli! Sürekli kıç kıçalar ve saldırı hızları epey yüksek!’


 İçimden geçirdiğim sözler beynimdeki düşüncelerin yansımasıydı. Bu adamlar tehlikeliydiler ve benim riske edecek bir şansım maalesef yok. “Ayyaş lvl 1” Sıradaki hedefime bu mobları aldım. Nedeniyse toplu halde dolaşsalar da aralarında bir senkronizasyon görememiş olmam. Büyük bir küme olarak geniş alana yayılmış, üstleri başları dağılmış, neredeyse yere düşecekmiş gibi adımlar atarak savruluyorlar. 

 Sağ olsunlar, sabırsız arkadaşlar sayesinde onları saldırı yaparken görmem çok uzun sürmedi. Arkadaşlar diyorum çünkü dört kişilik bir grup karar birliğine varmışçasına, kalabalıktan biraz ayrılmış olan Ayyaş’a doğru koşuyorlar. Nefesimi tutarak neler olacağını beklemeye koyuldum. Ekip hedeflerine hızla yaklaşıyor, on adım, beş adım, iki adım derken bir anda müthiş bir olay oldu. Kafasını dik tutmaktan aciz mob, kumandayla yönetiliyormuş gibi aniden onlara dönerek kokusu kalkanın içindeki beni bile sersemletecek bir höhleme gerçekleştirdi. 

 Evet, ne kadar düşünsem de buna başka isim buladım. Ağzını açarak büyük bir nefes kütlesini saldıran insanlara doğru yolladı. Ne feci oldu yok olmaları! Belli ki mobun yaptığı bir alan saldırısıydı ve tek atışta dört kişinin aynı anda bayılmasını sağlıyordu. Bir hedefin daha üstünü çizdirdi bana Ayyaş isimli Düşmüş. Dört kişinin baş edemediği moba karşı ben tek başıma ne yapabilirim ki? 

“Sarhoş lvl 1” T

 Tek şansım kaldı. Birbirlerinin omuzlarına ellerini atan veya belinden kavrayarak dolaşan adamların peşindeyim. Bekledim ta ki ikili mobtan biri onlara doğru gelen insana saldırmak için eşini bırakana kadar. Fırsat bu fırsat, tüm cesaretimi toplayarak kalkanın dışına doğru ilk adımımı attım. Gerisi çorap söküğü gibi geldi, tek kalmış Düşmüşe hızla yaklaşıyordum ki onun da beni görmesi ile sürpriz saldırım suya düştü. 

 “Öpücem, gel buraya öpücem!”

 Hemen hemen aynı anda, az önce başka bir insana doğru yönelmiş olan Sarhoş ağzını yayarak konuşmaya başladı. Diğer arkadaşıyla birbirimize doğru yaklaşırken en son görmek istediğim sahne ile karşı karşıyayım. Mob kurbanını kilitledi ve yanaklarından salyalı salyalı öpüyor. 

 “Az sonra başıma bu mu gelecek? Hayır, böyle olamaz, ikinci defa alkol yüzünden hayatım kaymayacak!”

 Büyük buluşmaya üç adım kala içimden bağırarak tekrarladığım cümle buydu. Nasıl etkisinde kaldıysam, Sarhoşun yüzü de bu sıralar aynı Muharrem Abi gibi görünüyor. 

 “Öpücem, gel buraya öpücem!”

 “Ulan senin ecdadını!”

 Bugüne kadar hayatımda sadece bir kere yumruk attım ve burada olmamı sağlayan olayların zincirini başlatan eylemim buydu; sanırım şu an da moba tokat atıyor olmamı da yine aynı olaya borçluyum. Gözümü kapatıp, yaradana sığınıp bastım silleyi. İçimde pek umut yok, belki kitlenmeden önce biraz hasar verebilirim diye düşünüyorum. 

 “Pat!”

 Kulaklarımda bir çınlama sesi yankılandı, bir de hafiften acı var bedenimde; normal bir zaman olsa canımın yanmasına üzülürdüm ama sızı elimden geldiği için sadece hayretler içindeyim. Gözümü açtığımda Sarhoş isimli Düşmüş yere serilmiş, yuvalarının içinde misket gibi yuvarlanan gözleriyle bana bakıyordu. Bir nefes sonra yavaşça silinip yok oldu. Öldürdüm, kendi başıma bir tane Düşmüş’ ün üstesinden gelerek sekiz saatlik azaptan kurtuldum. 

 Delicesine bağırmak, çılgınlar gibi dans etmek istiyorum, ağzının ortasına şaplağı çaktığım gibi aldım aklını fukaranın. Sevinmenin ne yeri ne de zamanı! Az önce şamarladığım mobun eşi, öpücük yağmuruna tuttuğu insanın işini bitirerek kafasını bana doğru çevirdi bile. 

 “Öpücem, gel buraya öpücem!”

 Hemen kaçmalıyım, arkamı dönmek üzereyken son anda gözüme çarpan şeyler olmasa ben de tam bunu yapıyordum. Yerde birkaç bakır sikke ve el kadar bir kitap var; ilk avımın ganimeti belli ki gördüklerim, korkumu yenerek tek hamlede onları da kaptığım gibi kalkana doğru tüm gücümle kaçmaya başladım. Arkamda Sarhoş, önde ben koşuyoruz. Namussuz mob, kendi alanında dolaşırken görenlere ha düştü ha düşecek izlenimi verirken, agresifleştiği zaman tazı gibi koşuyor. 

 Ne var ki korku adamı Usain Bolt’a çeviriyor, yüzümde kocaman bir gülücükle kalkandan içeri girdiğimde gururluyum. Bir Düşmüş öldürerek kitap almayı başardım ve bu nesne, Yetenek Kitabı dükkânın da gördüklerime çok benziyor. Daha ne olabilir ki, hemen bu nesneyi incelemek için kapağını açmak istedim ama sonra tuhaf bir his içimi kapladı. 

 Tüm dünya dönüyor, ne olduğunu anlamadan bayıldım. Cehennemin Birinci katına gelmeden önceki düşme hissini yeniden yaşıyorum. Sevinçle açan çiçeklerim soldu, karnımda uçuşan kelebekler başka bir baharda görüşmek üzere elveda dediler. 

 “Günahkâr, uyan!”

 Parlak bir ışık gözkapaklarımı hiçe sayarak adeta direkt beynime giriyor, çağrısına kulak vermemek mümkün değil. 

 “Bir Düşmüş cezalandırdın. Yeteneklerine ve değerlerine ulaşabileceksin!”


 “Geri dön ve savaşmaya devam et! İyilik yap ve kurtuluş gününe ulaş!”

 Biçimsiz ışık nefeslenmeden konuştu. Cevap vermedim, zaten istesem de konuşamıyorum. Günahkâr olarak her istediğimi yapabileceğim konumda değilim. Tekrardan içim çekiliyor, ilk iki sefer çok korksam da artık alışkanlık haline geldiğinden üçüncüsünde kendimi sırt üstü denizde uzanıyormuşçasına rahat bırakıyorum. Beynimin içine bilgi akışı başladığında böyle bir haldeyim. Seviyemi ve bilgilerimi öğrenmeye başlıyorum. 
 
 İsim: Max
 Unvanı: Günahkâr
 Seviye: 1
 Hayat Puanı: 10 
 Büyü Puanı: 10
 Enerji:10
 Atak: 10
 Savunma: 10
 Güç:1
 Dayanıklılık: 1
 Çeviklik: 1
 Bilgelik: 1
 Yetenek: Yok
 Meslek: Yok 
 
 Kısa sürede gözümün önüne bir tablo geldi. Evet, şu an gözlerim kapalı fakat çok net şekilde yazılanları görebiliyorum sanki hepsi beynimin içindeler. Statlarım açıklandığında çok mutlu oldum. İlk avımdan sonra bazı bilgilere erişimim açıldı ve durmadan düşerken Meslek bölümünün altında yavaşça bir yazı daha belirmeye başladı. 

 "Alkol Direnci: Özel Bağışıklık – Aynı seviye ve altındaki Alkol temelli Düşmüşlerin etkilerine karşı direnç!"

 Düşüp bayılabilirim diyeceğim ama zaten baygın haldeyim. Anlayın artık öyle bir sevinç dalgası kapladı içimi. Bu ne demekti? Alkolik mobların olduğu bölgede rahatça avlanabilirim. Bana vurmalarını engellediğim sürece sekiz saatlik azap için korkmama gerek kalmıyor. 

 Şu an düşündüğüm iki şey var. Bu özel etkiyi nasıl kazandım ve ilk avımdan elde ettiğim nesneler hala benimle mi?  Sanırım sorularımın cevaplarını yakında alacağım çünkü yaşadığım düşme hissi neredeyse sona eriyor. Çok geçmedi, üç beş saniye sonra sırtımda toprağın dokunuşunu hissettim. Yavaşça doğrulurken panikle elimi sıktım ve ardından derin bir oh çektim. 

 Ganimetlerim hala bendeler. Artık aklımda tek bir soru var, nasıl oldu da alkol saldırılarına karşı bağışıklık elde etmeyi başardım? Artık vaktim bol! Sakin kafayla olanları gözden geçirerek bir cevap bulabilirim ama önce kazandığım el boyutundaki kitabı incelemek istiyorum. Kabı toz toprak olan kitabın cildini nazik hareketlerle temizledim. 

 Parlaklığını kaybetmeye yüz tutmuş altın varaklı harfler karşıladı beni. Fiziksel Yetenek- Durdurulamayan Yumruk Elimde duran şey bir yetenek kitabıydı, bir süre iki satır yazı olan kapağına sakince baktım. Buranın espri anlayışı gerçekten çok keskin! 

 Okuldan atılmamı sağlayan olayın baş aktörü olan sağ yumruğum için bir yetenek kitabı var elimde ve son gece, belki de son saat içtiğim rakı yüzünden Cehenneme düşmeme rağmen alkole karşı dirence sahibim. Kafamdan geçen düşünceler nihayete erdiği gibi tüm tüylerim diken diken oldu. Kendi kendime hayıflanırken kafamdaki sorunun cevabını buluverdim. 

 Aslında günah ve sevaplarım eşitti benim ta ki son saat içinde içtiğim bir kadeh rakıya dek; evet, bu olmalıydı, sadece bir tek günahla buraya düştüğüm için yaratıcının bana merhametiydi bu bağışıklık. Peki, yumruğa ne demeli? Yine Cehenneme kadar uzanan yolun başlangıcı oydu. O zaman gücümü kötüye kullandım ve şimdi bana aynı güçle kendimi kurtarma şansı veriliyor. Düşmeden önce biçimsiz ışığın söylediklerini unutmadım. 

 “Geri dön ve savaşmaya devam et! İyilik yap ve kurtuluş gününe ulaş!” 

 Savaşacağım ve iyilik yapacağım. Bana sonunda kurtuluşa ulaşacağım günün geleceği müjdelendi. Bir an bile beklemeden kitabın kapağını açtım ve içinden taşan ışıkların beynime dolmasına izin verdim. 

 Durdurulamayan Yumruk
 – Düzey 1
 – Eşit veya daha düşük seviyedeki düşmanın defansını yok sayan bir yumruk.
 – Düzey iki gereksinimi 
 – Teknikle 10.000 Düşmüş öldürmek. 

 Kitabın içindeki yetenek kafamın içine çivilendi. İnce bir sızıdan sonra doğduğumdan beri onu kullanmayı biliyormuş gibi hissediyorum. Sağ elime baktığımda, elimin istem dışı yumruk olduğunu gördüm. Dikkatli incelendiğimde yüzeyinde hafif bir ışıltı göze çarpıyor. Yavaşça elimi açtım ve iki bakır parayı cebime attım. Aynı anda kulaklarımda bir ses yankılandı. 

 “İki bakır sikke kazandınız!” 

 Gözümün önünde bir kez daha bir tablo belirdi. İçinde on tane boşluk olan bu tablonun en altında iki bakır sikkenin yazılı olduğu yer vardı. 

 “Tamamdır, envanter açıldı. Görünen o ki ceplerin limiti on nesne ile sınırlı!” 

 Giydiğim pantolon zırh görevi görmüyor belki ama bana on eşya depolama slotu açıyor. İlerledikçe bunun yetmeyeceğini bilsem de şimdilik hiç yoktan iyidir değil mi? Alkoliklerin olduğu bölge benim ilerleme noktam olacak. Bu nedenle aynı bağışıklığa sahip başkası var mı diye bir süre daha burayı gözlemledim. Zaman problemini çözdüğüm için nasıl rahatım. 

 On saat oldu ama ne karnım acıktı ne de susadım; anladım ki böyle dünyevi ihtiyaçların bir anlamı yok artık. Belki bir kişi daha çıkar ve onunla takım kurarım umuduyla kısa sayılamayacak bir süre gözlerimi mobların arasında işkence çeken insanlardan almadım ama ne çare? İstisnasız hepsi çeşitli etkilerin altında yok olup gidiyorlar. 

 “Yetenek tamam, bilgilerime erişebiliyorum. O zaman gidip diğer bölgelere bir göz atabilirim!” 

 Sanki bir saat önce deli gibi koşturan ben değilmişim gibi gevşek adımlarla yürüyorum. Azap korkusu da neymiş? İstediğim zaman gidip bir tane Düşmüş öldürebilirim. Komşu bölgeye yanaşmak gibi bir niyetim yok. Deli gibi dans edenleri izlemek istemiyorum. En iyisi şu Sosyal Medya moblarının olduğu yere gideyim 

 “Arkadaşlar merhaba, kanalıma hoş geldiniz!”

 “Şimdi sizin için kıçımda torpil patlatacağım!”

 “Annunakiler, bilinmez medeniyetlerin mimarları olan ölümsüz ırk!” 

 Burası şiddetten uzak bir yer. Moblarının saldırıları şaklabanlık tabanlı ama bir süre sonra insanı kötü darlıyorlar. Kalkanın dışındaki insanları ucube şovlarına esir etmişler. Bilincini kaybetmiş bu kişiler ara sıra onlara tezahürat dahi yapıyorlar. 

 “Ben seni çok seviyorum Torkun abi!”

 “Kardeşim, on numarasın!” 

 Etrafta kulak tıkacı görevi görecek bir şeyler aramaya başladım. Görüntü belki kurtarıyor ama kurdukları tuhaf cümleleri dinlersem gerçekten ölürüm. “Bugün, sevgilimle markete gidiyoruz!”

 “Değil mi sevgilim?” 

 Aramalarım boşa çıktı, kalkanın içindeyken kilitleme etkisi almasam da dayanacak gücümün kalmadığı hissediyorum. 

 “Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz!” 

 Özlü sözümü de söyleyip son bir bakış attım Sosyal Medya Bölgesi’ne. Amacım hemen uzaklaşmaktı ama son anda kalabalıkların içinde panikle koşan birini fark ettim. İlk önce yanlış mı görüyorum diye tereddüt ettim ama tüm dikkatimi verince, gerçekten de bir insanın şuursuzca koşuşturduğunu gördüm. 

 Uzun saçları neredeyse beline kadar uzanmış, tam emin olamasam da sanırım kemik çerçeveli gözlükleri de var. Eşsiz koşu stiline bakılırsa banko kız. Kollarını dirsekten dışa doğru kırmış, vücuduyla ahenksiz bir biçimde sallıyor. 

 “Buraya gel, kalkanın içine doğru koş!” 

 Kontrolünü kaybetmiş. Dışarıdan birinin onun aklına başına getirmesi gerekiyor, yoksa korkarım güçsüz düşüp bayılana kadar koşmaya devam edecek. Sesimi duyunca bir an kendine gelir gibi oldu. Başını bana doğru çevirince, iki elimle de gel işareti yaparak onu kendime doğru yönlendirdim. Zar zor içeri atabildi kendisini, tahmin ettiğim gibi on beş on altı yaşlarında bir kız var karşımda. İki pelik örülmüş saçları omuzlarından aşağı düşerken, nefes nefese soluklanıyor. 

 “Abicim, neden ortalık yerde koşuşturuyorsun? Gelsene kalkanın içine!” 

 Biraz sert biraz da nasihat verir bir ses tonuyla konuşmaya başladım ama kızın beni dinlemeye hali yok. Yere düşerken bedenini kontrol edemediğinden, patates çuvalı gibi tepe üstü önüme devrildi. 

 “Zavallı ne kadar zamandır bu halde koşturuyor bilmiyorum. En iyisi kendine gelene kadar onu burada bırakıp diğer bölgeye bir geziye çıkayım.” 

 Bağcılar Bölgesi adını verdiğim yere geldiğimde değişen bir şey göremedim. Çal keke çallar, patlamalık şarkılar eşliğinde gençlik kopuyor. Cehennemin Birinci Katında sentetik temalı bir müzik festivali düzenlemiş ve tüm Günahkârlar hafta sonu kamp dâhil bilet kazanmış gibi ortalık. Kısa süre izledim ama bu bile yetti. Emindim ki dışarı çıksam beş dakika içinde pert olur, kendimi sekiz saatlik azabın kollarında bulurum. 

 “En iyisi şu Nalburiye Bölgesine bakmak. Kendim gibi birilerini bulamazsam yeteneğimi geliştirmeye başlarım ufak ufak!” 

 Nalburiye bölge adı, içindeki moblardan geliyor. Bali, tiner, çakmak gazı kullanan Düşmüşlerin ana sponsoru mutlaka Nalburcular Odası olmalıydı. 

 “Kardeş, hoş geldin!”

 “Toraman, hayırdır? Sen geldiğinden beri aynı yerde mi oturuyorsun!” 

 Yol üstünde eski bir tanıdığa rastladım. Buraya düştüğüm ilk saatlerde bana adını soran çocuk karşılaştığımız yerde oturuyor. 

 “Etraf çok kalabalık, herkes bir yana koşturuyor! Üşendim valla ben, çöktüm buraya!” 

 Bu ne gamsızlıktır böyle? Adam ölmüş Cehenneme düşmüş hala keyfinin peşinde. Dayanamadım ona bildiğim her şeyi anlattım. 

 “Vay babam, biz ne edeceğiz? Demek böyle boş boş oturursam her gün sekiz saat azap var, benim canım tatlıdır gelemem ben böyle sıkıntıya!”


 ‘Ulan müptezele bak..!” 

 Tam çıkışacağım bir anda aklım başıma geldi. Ben Düşmüş kesmişim yeteneğimi almışım, ister panik yapsın isterse camız gibi yayılsın bütün gün bana ne? 

 “Sen bilirsin Müdür! Ben şu yakındaki bölgeye bakacağım. Canın isterse gelirsin benimle!” 

 Onun da canı sıkıldı herhalde olduğu yerde durmaktan, ağır çekim modunda adımlarını atarak peşime takıldı. Neyse ki mesafe yakın, yoksa sırtıma alıp taşıyacağım hımbılı. 

 “Toraman, bak burası öldürmemiz gereken Düşmüşlerin olduğu bir bölge. İyi bak, ileride çokça kapışacağız bunlarla!” 

 Arkamdan gelen çocuğa döndüğümde yüzü buz kesmiş halde buldum onu. Dişleri birbirine vuruyor, elleri ufaktan titriyordu. Afallayıp kaldım, belli ki bir şeye çok sinirlendi. Görüntüsüne ters düşen bu halini merak ettim. Hımbıl çocuk ancak yirmi yaşında gösteren, orta boylu, kalın ensesinin üstünde özenilmeden yapılmış bir büst gibi duran kafasıyla köy ağasının boş gezen oğluna benziyordu. 

 “Toraman ne oldu?”

 “Abi bunlar, beni bunlar yaktı! Aha şu elinde poşet olan tipin aynısıydı dövdüğüm çocuk!” 

 Konuşurken sesi titriyor Toraman’ın, malak yalamış gibi yana taradığı saçlarının uçları bile diken diken oldular. Sanki o anları yeniden yaşıyor garip. 

 “Dur, dur sakin ol, anlat bana her şeyi sen bir baştan!”  

 Yanına yanaşıp usulca yere oturttum. Bu kadar yoğun tepki verdiğini göre anlatacak çok şeyi olmalı. 

 “Ben seni gökte ararken yerde buldum. Demek bu yolda beraber yürümek kaderimizde var!” 

 Tombul Toraman’ın anlattıklarından sonra kendimi tutamadım, sırtına elimle vururken sevinçle konuştum. 
 
 “Kardeş, ben sana kıyamet gecesi parkta beni tinerci balici sıkıştırdı, birini dövdüm diye buradayım diyorum, sen bana ne anlatıyorsun?”

Evet, hikâyesi tam olarak bu! Hatırladığı kadarıyla, misafirliğe geldiği İstanbul’da eve dönerken önünü madde bağımlıları çevirmiş. Cüzdanı ver, telefonu ver derken bir ara denk getirip yumruğu bastığı gibi kaçmış aralarından. Artık nasıl vurduysa köy tosunu diğer eleman sizlere ömür olunca, hayatı yatarak geçen bizim Toraman da Cehennemin İlk Katına tek gidiş bilet kazanmış. 

 “Bak şimdi, sen son günahın yüzünden buraya düştün ya, bu tiplerin senin üstünde etki bırakma şansları yok. O yüzden gel aralarından birini seçelim, öldür hemen azaptan kurtul!”

 İrice çocuk tek kaşını kaldırmış bana dik dik bakıyor, anladığım kadarıyla söylediklerim aklına hiç yatmadı. 

 “Yok ya, enayi miyim ben?”

 Eh olacağı bu, adamın karakterine dikkat etmeden apar topar saldırırsam geri tepmesi gayet doğal. Cehenneme düşmesine rağmen tembellik eden birine, çık kalkanın dışına bir tane Düşmüş öldür denir mi? 

 “Tamam, paşam, sen kafana göre takıl!”

 Şöyle bir yan gözle Toraman’ı süzdükten sonra onu Nalburiye Bölgede bırakarak daha önce rastladığım kızın yanına gitmeye karar verdim. Sosyal Medya Bölgesi içinde koşturabildiğine göre onun da bir türe karşı bağışıklığı olmalı. Tembel bir domuzla uğraşacağıma, belki onu Düşmüş kesmeye razı edebilirim. Biçimsiz ışık ne demişti; 

 “Geri dön ve savaşmaya devam et, iyilik yap ve kurtuluş gününe ulaş!”

 Demek ki bu mobları kesmemiz ve durmadan ilerlememiz lazım. Koskoca Cehennemin Birinci katı bu el içi kadar köyle sınır kalamaz değil mi? Döndüğümde genç kız yerdeydi ama gözlerini açmış kalkanın dışında olanları izliyordu. Usulca yanına yanaşıp oturdum. 

 “Merhaba, korkun geçti mi?”

 Ses yok. “Şimdi daha iyisin değil mi?"  Yine ses yok, tam bir soru daha soracaktım ki uzun saçları yüzünü kapatan kız mırıldanarak konuştu. 

 “Korkuyorum, çok korkuyorum!”

 Hemen dibimdeydi zavallıcık, sözleri biter bitmez gözlerinden damla yaşlar akarken omuzumda ağlamaya başladı. Duygusal değilimdir ve böyle durumlarda ne yapılacağını hiç bilmem. Bu nedenle sessizce ağlamasının bitmesini bekledim. Herhalde bir on dakika hıçkırıklarla gözyaşı döktü kızcağız, yavaştan toparlanmaya başladığını gördüğümde artık birkaç kelam etmem gerektiğini biliyordum. 

 “Sana korkma diyemem, ben de çok korkuyorum ama sadece bil ki böyle hissetmen çok normal.” 

 Kızarmış gözlerini kemik çerçeveli gözlüğünü çıkararak işaret parmaklarının kenarlarıyla sildi ve ağlaması sona erdi. Yaşadığı duygusal hezeyandan sonra yüzü gözü şiş bir halde. Buna rağmen gerçekten güzel bir siması var, gözlük ona biraz Kitapkurdu havası katsa da bu bile yaradılışındaki özeni gölgelemekten aciz kalıyor. 

 “Biraz daha iyiysen, bana son gece neler yaşadın anlatabilir misin?”

 Kızın hikâyesi önemli. Sosyal Medya moblarına karşı bağışıklık kazandığı kesin ama nasıl olduğunu bilmem gerekiyor. 

 “Her zamanki gibi üniversiteye giriş sınavları için test çözüyordum, geç saate kadar kalmıştım o gece. Son birkaç soru daha derken neredeyse sabah olacaktı, o anda içimden bir ses okulda arkadaşlarımın hep bahsettiği youtube videosuna baksana dedi. 

 Tüm gün çalıştım, yatmadan önce birkaç dakikadan bir şey olmaz diyerek, Balo Makyajı nasıl yapılır adlı videoyu izledim. Kalkıp yatağıma geçmek istedim ama daha adımımı atmadan bir anda bayılmışım, sonra bana dediler ki onu izlemeseymişim Cennete gidiyormuşum yaaaaa!”

 Dindi sandığım sağanak gözyaşı yağmuru geri geldi hem de bu sefer yer yer gök gürültüsünü anımsatan iç çekmeleriyle beraber. Bir on dakika daha omuzum yastık görevi görürken, aklımda deli sorular var. Ben Alkol Bölgesinin dokunulmazıyım. Anlaşılıyor ki bu kız Sosyal Medya, hımbıl Toraman’da Nalburiye’ nin seçilmişleri. İlerlemem lazım, diyelim tek başıma bana ait bölgeyi temizledim ya sonra? Sonsuza kadar burada azap çekmemek için mob mu keseceğim? Olmaz, benim ne yapıp edip bunları adam etmem lazım. Önce şu kıza bir Düşmüş kestireyim yoksa bu sekiz saat azaba yakalanırsa iflah olmaz bir daha. 

 “Abicim bak sana ne anlatacağım, ben de senin gibiyim son gece içtiğim bir bardak içki yüzünden buraya düştüm. Eğer beni dinlersen buradan kurtulma şansımız var. Farkındaysan buradaki tiplerin saldırıları seni etkilemiyor, bir an önce bir tanesini yok etmen lazım!”

 Yok etmen lazım dediğimde kızın gözleri yuvalarından çıkacak gibi oldu, aynı anda yanımdan bir metre kadar uzaklaştı. 

 “Bak sonra uyarmadı deme! Eğer içlerinden birini öldürmezsen sekiz saat Cehennem Azabı çekeceksin, yazık olur sana!”

 Korkusunu yenmesi gerekiyor ama bunu umut veya cesaret vererek yapamayacağım açık şu anki hislerini ancak daha güçlü bir korku bastırabilir. 

 “İnanmıyorum sana, yalan söylüyorsun!”


 “İster inan, ister inanma! Şuradaki büyük taşı görüyor musun? Git bir bak bakalım neler yazıyor üstünde!”

 Sinirlenmiş rolü keserek fırladım yerimden, bana inanmayan ikilinin belki de bir kez azabı tecrübe etmeleri lazım. Köyde bir kişi daha olması gerekiyor, Bağcılar bölgesinin seçilmişi belki bana inanabilir. Bölgeye geldiğimde kalabalık grup patlamaya devam ediyordu. Nasıl eğleniyor Düşmüşler? Hızlarına ayak uyduramayan insanları adeta kıyma makinasının dişlileri gibi öğütürken, bambaşka bir kafa yaşadıkları her hallerinden belli oluyor. 

 Başlangıç köyünün hemen dışında olduklarından, biraz fazla yer kaplasalar da bir bakışta hepsi görülebiliyorum. Orada, onu buldum. Bunca kargaşanın içinde tek başına hareketsiz kaskatı duruyor. Mutlaka o olmalı, tüm insanların deliye döndüğü ortamda kendine mukayyet olmuş kişiye doğru bağırdım. 

 “Heyyy, hey sen! Gel buraya çabuk!”

 İlk denememde başarılı olamadım. Yüksek sesli bir müzik yayını olmasa da birkaç mob beatbox yaparak bu açığı kapıyorlar. 

 “Duymamazlıktan gelme, sana sesleniyorum. Buraya gel!”

 Arkadaş, bunların içinde bir normal olan ben miyim? Bu tipinde bazı sıkıntıları olduğu kesin. En az on kere bağırmamdan sonra hazret lütuf edip dönüp bakabildi. Bir on kez daha beni uğraştırdıktan sonra da yanıma geme şerefini lütfetti. 

 “Ne var, ne istiyorsun benden?”

 Vay babam, bir de artist çıktı. Kaşlarını kaldırmış hesap sorar gibi bakıyor. 

 “Çok güzel dikiliyorsun. Nasıl başarabildin bu zor hareketi onu öğrenecektim!”


 Yeter ulan, işimiz düştü diye itin köpeğin tafrasını çekemem; ben ki başlangıç köyünde mob öldüren tek kişiyim, adam olup tavsiye isteyeceklerine kalkmış hesap soruyorlar. 

 “Dalgamı geçiyorsun sen benle?”

 Karşımda, otuzlu yaşların sonunda olduğu kısa kesilmiş saçlarının yan tarafında artık saklanamayacak bir hale gelmiş beyazları tarafından tasdiklenen, hafif göbeği olsa da atletik bir fiziğe sahip orta boylu adam var. 

 “Birader, bir saattir sana bağırıyorum. Neden bir dönüp bakmıyorsun?”


 “Bakarım bakmam, benim bileceğim konu. Ne işin var senin benimle ayrıca!”

 Herif konuştukça agresifleşiyor, muhabbetin sonu hayra çıkmayacak belli ki. Bu nedenle kısa kesip asıl konuya girdim. 

 “Son gece ne yaptın da buraya düştün?”

 “Sen nereden biliyorsun bunu?”

 Ek yerini buldum, sesi dramatik bir biçimde yumuşarken ikinci sorum geldi. 

 “O günahın yüzünden buradasın değil mi?

 Daha önce sadece tahmin yürüttüğümü düşünen adamın kızgın surat ifadesinin yerini, kocaman bir şaşkınlık emojisi aldı. 

 “Biraz gerginsin anlayabiliyorum ama sözümü kesmeden beni bir dinle, tüm cevapları alacaksın!”

 Son gecemden başlayarak bu ana kadar ne olduysa anlattım. İlk temasımız kıvılcımlı olsa da nihayetinde bir yetişkin var karşımda, mutlaka sakinleşerek dediklerimi anlayacak. 

 “Vay, demek böyle! Sen şimdi gücünü ve özelliklerini biliyorsun, üstüne yetenek aldın birde!”

 Doğru düşündüm, gözüyle kafamın üstündeki yazıya bakan adam beni ve söylediklerimi ciddiye alıyor. 

 “Max, senin adın bu mu? Aynısından beni başımın üstünde de var sanırım, ne yazıyor?”

 Bilmediğini tahmin ettiğim için ona yeni adıyla hiç hitap etmedim ama şimdi ilk defa duyacağında ne tepki verecek merak ediyorum. 

 “Şükrücük yazıyor abi kafanın üstünde!”

 Bir taraftan konuşuyor, diğer taraftan gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Ulan koca adama takılacak isim miydi bu? 

 “Ah hep o ibne kılıklı kayınçom yüzünden! O kadar dedim ben oynamaktan anlamam diye!”

 Dertlendi adamcağız, ben de nabzına göre şerbeti vererek son gecesini öğrenmeye çalışıyorum. 

 “Şu son geceyi anlatsana bana, sen neden Cehenneme düştün?”

 “Sorma arkadaş! Bizim hanımlar üç kardeşler, iki kız bir erkek. Ortanca olan baldızın düğünü vardı o gece, el mahkûm kalktık gittik neredeyse düğün sahibi sayılırız. En küçükleri kayınço, tam bir hayırsız, nursuz, uğursuz herif! Damat tarafı köçek getirmiş, tutturdu illa oynayalım, karşılıklı göbek atalım!”

 Mevzu anlattıkça civcivleniyor, düğünün başlangıcını geçip sonuna doğru geldik mi esas bomba patlayacak. 

 “Hafiften içki de aldık biz, hadi madi derken bir baktım sahnedeyim. Köçekle oynuyoruz. Bizim akrabadan biri geldi alnıma para yapıştırdı. Lan daha on saniye geçmeden, sen etekli ibiş parayı kapacağım diye elini salla, parmağı gözüme gir! Bir acı, sanki beynim delindi; ‘abi özür dilerim’ demesine kalmadı yapıştırdım kafayı ben buna. Karı bir taraftan bağırır, bu puşt yerde kıvranırken anırır, çarşı pazar karıştı anlayacağın!  En son karakoldaydık, tam Allah’ım al canımı kurtulayım diyordum gözlerim karardı. Sonra bir açtım hesap kitap, o son kafayla buraya düştük anlayacağın!”


 “Senin isim belli oldu o zaman abi. Kayseri taraflarında köçeğe Şükrücük de derler. Ceza olsun diye bunu vermişler sana!”

 İlk başta yadırgasam da şu an Max ismi için şükrediyorum. Şu koca adama takılan sıfatın yanında benimki sahne adı gibi kalıyor. 

 “Ne yapacağız şimdi? Diyorsun ki gidip şunlardan birini öldürmem lazım öyle mi?”

 “Aynen öyle, onca saat aralarında dikildin sana bir şey yapabildiler mi? Yalnız sen saldıracağını belli etme yine de şu kendi başına patlayan çılgını görüyor musun?"

 Elimle kalabalıktan hafifçe ayrılmış bir Düşmüş’ü işaret ettim. 

 “Evet, gördüm!”

 “Bekleyeceğiz, sürüden iyice ayrıldıktan sonra sakince yanına gidip kafayı çakacaksın alnının ortasına! Şanslıysak, sana da bir yetenek kitabı atabilir bu mob!”

 Son kelimemden sonra orta yaşlı adam, kaşlarını birbirine iyice yanaştırıp alt dudağını bükerek bana anlamadığını belli eder bir şekilde baktı. 

 “Abi, burası çevrimiçi oyun gibi hazırlanmış. Orada yaratıklara kısaca mob deniyor, ağız alışkanlığı işte!”

 Açıklama yapmaya razıyım, içimden bir ses bu sefer olacak diyor; şans da yanımızda, tek kalan mobun ayrıldığı kalabalık ritmik grup dansına geçince ortamdan tamamen izole oldu. 

 “Ben gidiyorum, şunun canını alıp geliyorum!”

 Şükrücük kalkanın dışına çıkarken son vuruşu yapmadan duramadım. 

 “Abi, kayınçoya vuruyormuşsun gibi düşün. Düşmüş’ ün yüzünde onu gör!”

 Adam zaten dertli, benim söylediklerimden sonra iyice çileden çıktı. Sakin ama uzun adımlarla yavaşça Tırrek lvl 1 isimli mobun saldırı alanına girdi. Lvl 1 olan bu yaratığın, Şükrücük’ ün tabiri caizse efsunlu olduğunu bilme şansı yok. Hemen ona dönerek ellerini ve kollarını iç içe geçirdiği bir dans figürü sergilemeye başladı. Adım adım yaklaştılar birbirlerine, artık bir metre mesafe kalmadı ki bizim adam yakasından tuttuğu gibi sağlam bir küfürle beraber oturttu kafayı. 

 “Piçe bak! Yılan gibi kıvranıyor karşımda. Ah ulan kayınço seni bir elime geçirsem, kafanı koparacağım ah!”

 Oldu, düşmüş yavaş yavaş hiçliğe karışırken yerde birkaç madeni sikke ve el büyüklüğünde bir kitap var. 

 “Yetişin lovv!”

 Tırrek lvl 1 son zerresi de kaybolurken beklenmedik bir şey yaptı. Giderayak bir yardım çığlığı atarak arkadaşlarını onu öldüren orta yaşlı adama çekmek istedi. 

 “Abi, çabuk kitabı al kalkanın içine koş. Hepsi geliyor üzerine!”

 Şükrücük zafer sarhoşluğu ile küfürler savurmaya devam ediyor ama biran önce kendine gelmezse her şeye baştan başlamamız gerekecek. 

 “Abiiiiiiii, kitabı al kaç geliyorrrlaaaarrr!”

 Tüm gücümle haykırıyorum. Böyle bile anca sesimi duyurabildim bizim hırçın delikanlıya, adam kafayı atınca zevkten dört köşe oldu. 

 “Bu ne kadar mop ulan!”

 Yerdekileri kapan Şükrücük ayakları kıçına vurarak kaçarken, bende karışık duygular içindeyim. Adamın Düşmüşlere mop demesine mi güleyim, yoksa bu kadar çabuk adapte olmaya çalışmasına mı sevineyim bilemiyorum. Ben düşünürken abi yanıma kadar geldi, peşindeki Düşmüşler kalkanın dışından bize nefretle bağırıyorlar. 

 “Siz buraya geleceksiniz olummm!”

 “Biz adamı madam yaparız, madam!”

 “ Siz bizi böyle gördünüz Karamürsel sepetimi sandınız ulan? Bizim bi bu kadar da yerin altında var oğlummmmmm!”

 Sinirle bağırıyor, türlü türlü el kol hareketi yapıyorlar. Şükrücük hala nefes nefese. Dizlerinin titremesine dayanamayıp yere çöktüğünde, yeterli oksijen alamadığı için yüzünün rengi hafiften mora çalıyor. 

 “Geçmiş olsun abi, biraz soluklan kendine gelince kitaptaki yeteneği öğrenirsin!”

 Pençe gibi yaptığı eliyle sıkıca kavradığı kitabın üstündeydi gözleri. Sanırım çekeceği azaptan kurtulma düşüncesinden ziyade, buradan kurtulma ve kazanacağı yetenek daha çok ilgisini çekiyor. Lakin bir şeyi unutuyorum. İlk Düşmüş öldürmesinden sonra adamın gitmesi gereken bir yer var. Daha bana cevap vermeye bile fırsat bulamadan bir anda yok oldu. 

 Kitabın ismini ve yeteneğin özelliklerini merak ediyorum. Bari şu tiplerle eğleneyim dedim ama Şükrücük yok olduktan sonra kalkanın önünde toplaşan Bağcılar Bölgesi mobları da dağılmaya başladılar. Bir saat boyunca sırt üstü yatarak üzerimizdeki gökyüzünü seyre daldım. İçimde ufaktan da olsa bir huzur var. 

 Orta yaşlı adamla en azından Başlangıç Köyü’nden ayrılana kadar kader birliği yapacağız. Yalnız olmadığımı bilmek iyi geldi. Uykum yok, sanki daha önce hiç uyumamış gibi hissediyorum. Burada temel ihtiyaçlarla alakalı bir sıkıntı yok sadece bir amaç uğruna mücadele vermem gerekiyor. 

 “İyilik puanı alındı +5!”

 “İlk yol gösterme bonusu +5!”


 Sakin bir öğleden sonrası keyifle düşündüğüm anlarda iki uyarı zihnimde yankılandı. Takip eden süreçte gözümün önünde başka bir tablo beliriyor. Ortasından açılmış kocaman bir kitap var karşımda. Bir tarafında İYİLİK yazıyor ve sayfa rengi toz mavi. Diğer tarafta ise KÖTÜLÜK yazıyor ve sayfanın rengi koyu kırmızı. İyilik yazan kısma az önce kafamda çınlayan seslerin aynısının yavaşça yazıldığı gördüm. 

 Siyah harfler kâğıdın içinden çıkarken iki cümlede kısa sürede tamamlandı. Yeni bir şey daha keşfettim. Davranışlarım nedeniyle toplayabileceğim iki çeşit puan var; İyilik ve kötülük puanları, acaba işin sonunda nasıl etkileri olacak bunların? 

 “Arkadaşım, nasıl yaptınız bunu?”

 Kafamda deli sorular dolanırken yanımdan gelen bir sesle irkildim. İlk defa gördüğüm biri az önce olanlar nedeniyle bana yanaşıyor. 

 “Neyi nasıl yaptık?”


 Safa yatarak cevap verdim, ağzındaki baklayı çıkarmasını istiyorum. 

 “Adama bir şeyler söyledin, sonra o da gitti Düşmüş’ü rahatça öldürdü. Nasıl yaptın bunu?”

 Boşuna dememişler Şeyh uçmaz mürit uçurur diye, olan bitenden bir haber bu kişi Şükrücük’ ün özelliğini benim kerametim sanıyor. 

 “Bende özel yetenek var! Bir okuyup üflüyorum yaratıkların saldırısından etkilenmiyorsun!”

 Neden böyle bir şey söyledim hiç bilmiyorum ama düşününce davranış puanlarının mantığını kavramak için yaptığımı anladım. 

 “Hocam, sekiz saat azap çekmek istemiyorum beni de bir okuyup üfleseniz!”

 Çaresizlik ve bilgisizlik ne kötü! Görüntüsünden orta yaşlarda olduğunu anladığım bu kişi sadece bir sözümle kendi kaderini ellerime rahatça bırakıyor. 

 “Geç karşıma, kapa gözlerini. Sana bir üfleyeceğim, kasırgaya döneceksin!”

 Kendimi oyuna iyice kaptırdım. Bir besmele çekip hafifçe mırıldandıktan sonra içime çektiğim derin nefesi adamın suratına üfledim. 

 “Hadi aslanım, şu kenardakini parçala bakalım!”


 Zavallı adamı gruptan ayrılmış bir Düşmüş’ ün üstüne sürerken gözlerim ışıl ışıl parlıyor. Neredeyse bir gündür buradayım ama içimin yaşama sevinciyle dolduğu, adeta eğlencenin doruklarına çıktığım an bu an. 

 “Bittiniz ulan!” 

 Adam da gaza gelmeye ne müsaitmiş? Apaçi lvl 1 adlı Düşmüş’ ün yanına geldiğinde hunharca bağırıyor. Onun da benim gibi keyfi yerinde ama pis pis sırıtan ve ayakları kalkanın içinde olan bana karşın, o maalesef mobun atak menzilinde duruyor. 

 “Çatla patla, Çatla Patla!”

 “Çatla Patla, olmadı bi daha!”

 Üstüne doğru koşan insanı gören Düşmüş, kafasını ileri geri sallayarak oynamaya başladı. Bir saniye geçmeden elleriyle mutfak mikseri gibi çırpma hareketleri yaparken, kurbanının etrafında fır dönüyordu. 

 “Yalancı, şerefsiz, onun bunun çocuğu!”
 
 Deli gibi küfür etmeye başladı orta yaşlı adam. Bir yandan da ritme uymak için o da çılgınca dönüyor. Çok sürmedi bu iş, bir dakika geçmeden yere yığılan kader kurbanı yok olup gidiyordu. 

 “Vay enayiye bak! Her salatalığım var diyene tuzla koşulur mu lan ibiş!”

 Ben ise hunharca kahkaha atıyorum. Yirmi küsur senelik ömrümde böyle mutlu olduğum bir an hatırlamıyorum 

 “Kötülük puanı alındı +5!”

 “İlk tuzağa düşürme bonusu +5!”

 Kafamda çınlayan ses geri geldi, ardından büyük defterin açıldığı gördüm. Kan kırmızısı sayfanın üstünde hareketlilik var, beyaz harfler sesin söylediklerini yazıyorlar. Sanki enseme buzlu sular dökülmüş gibi oldum, ne yapıyordum ben? Hangi akla hizmet adamı mobların içine yolladım, durdurulamayan bir tutkunun esiri olmuş gibiydim. 

 Kafamı toplayarak bu konu hakkında düşünmeliyim. Yaptığım hareketlerin nedenini bulamazsam ileride aynı hatayı tekrarlamam sürpriz olmayacak. Yarım saatten fazla bir süre geçmiş olmalıydı tek başıma otururken, birçok düşünce aklımdan geçerken mantık eleğinden onları sakince süzüyorum. 

 “Buradan dolayı olmalı! Cehennem’ de olduğum için kötülük yapmak bana tahmin edilmez bir haz veriyor olmalı!

 Başka açıklaması yok. Şükrücük’e yardım ederken ruh halimde hiçbir değişiklik olmadı ama adamı ölüme yollarken çocuklar gibi şendim. Bu kadar kolay olamaz değil mi? Belki sadece Cehennemin Birinci Katında cezalandırılıyoruz ama yine de adına yaraşır zorlukları olmalı. 

 “Heyt be! Valla doğru söylüyormuşsun, tam olarak senin dediklerini söyledi biçimsiz ışık!”

 Bizim hırçın delikanlı geri döndü. Bende yaşadığım olayı kulağıma küpe yapmaya karar verdim; şu ufacık hareket bu kadar hislerimi uyardıysa, daha büyük kötülüklerde stajyer zebani olarak iş başı yapacak hale gelebilirdim. 

 “Biz de yalan yok abi! Şimdi şu senin yetenek kitabına bir bakalım istersen!”

 Sözlerim üzerine elinde tuttuğu kitabın yüzünü çevirdi Şükrücük. Soluk altın varaklı harflerle iki kelime bizi karşıladı. 

 “Kırılamaz İrade”

 Tecrübe ettiklerinin yeni ortağımı çok heyecanlandırdığı her halinden belli oluyor. Fazla beklemedi, hızlıca kapağını açarak kitabı okumaya başladı. On saniye boyunca puta döndü Şükrücük, sıkıca kapattığı gözlerini açtığında etrafa saçılan alevleri neredeyse ben de görebiliyorum. 

 “Önce isim, sonra bu yetenek, şaka mı bu arkadaş? Yani bir insanın üstüne bu kadar mı gidilir!”

 Neler olduğunun farkındayım. Yeteneğimle ilk tanışmamda ben de aynı hisleri yaşamıştım; neyse ki ironi olarak bana verilen yumruk atma o kadar da kötü değildi. 

 “Abi sakin ol! İlk önce bana İsim diye başlayan listeyi okusana, bakalım bir değişiklik var mı seninkin de.”

 “Bir dakika, dur şimdi, nasıldı? Heh buldum, iyi dinle söylüyorum!”

 İsim: Şükrücük
 Unvanı: Günahkâr
 Seviye: 1
 Hayat Puanı: 10
 Büyü Puanı: 10
 Enerji:10
 Atak: 10
 Savunma: 10
 Güç:1
 Dayanıklılık: 1
 Çeviklik: 1
 Bilgelik: 1
 Yetenek: Kırılamaz İrade
 Meslek: Yok
 
 Şükrücük tüm bunları bir nefeste söylerken ben de kendi istatistiklerimle karşılaştırdım. Sonuç olarak yeteneklerimizin farklı olması dışında her şey aynı görünüyor. 
 
 “Abi yetenekler dışında tüm değerler eşit, bir de yeteneğin açıklamasını söylesene bana!”

 “Ya onu hiç sorma, baktıkça deliye dönüyorum!”
 
 Adam renkten renge girdi isteğim karşısında, belli ki yine keskin bir mizah vardı ortada. 
 
 “Olan oldu, hadi de bakalım neymiş senin kerametin!”

 Onun konuşma stiline yakın bir şekilde konuşarak ikna etmeye çalıştım Şükrücük’ü. Neyse ki çok direnmeden döküldü yeteneğinin özelliklerini 

 Kırılamaz İrade
 – Düzey 1
 -Alınan hasarın %10 u hayat puanını geri doldurmakta kullanılır, birden fazla düşmandan alınan darbeler kişi başına %2 artarak katlanır.
 - Gelen darbelere karşılık verilmesi durumunda, bir saniyelik donma etkisi alınır.
 – Düzey iki gereksinimi – Teknik aktifken 10.000 darbe almak.

 Yetenek özelliklerini tamamen duyduğum zaman yere yatıp secde edesim geldi. Bu nasıl bir sınav böyle? Bu kitap adamı resmen şamar oğlanına çeviriyor. 

 “Kardeş anladın mı şimdi sıkıntımı? Bunlar hep bana vuracak, ben karşılık verdim mi bir saniye boyunca hareketsiz kalmak zorunda kalacağım. Bu nasıl yetenek, benim ellerim armut mu topluyor? Gelen geçen dövecek mi beni şimdi?”

 Şükrücük isyan ediyor ve sonuna kadar da haklı kendince. Acilen onu sakinleştirecek bir şey söylemem gerekiyor. 

 “Abi dur panik yapma, sakin ol!”

 “Ya bırak nasıl sakin olacağım? Yeşilçam figüranı gibi mi dolanacağım ortada!”

 “Bak ben anlatacağım şimdi sana olayı. Sen hele bir gel otur iki dakika nefeslen, her şey çok güzel olacak, korkma!”

 Son söylediklerimden sonra biraz harareti düşen Şükrücük, zor da olsa sakinleşmeye uğraşıyor. 

 “Abi, bu işler tek başına olmaz zaten. Bak yanında ben varım, benim yeteneğim Durdurulamayan Yumruk!”

 Yeteneğimi söyleyerek yanlış yaptığımı, adamın renginin tekrardan kırmızıya dönmesinden anlamamla kıvırmam bir oldu. 

 “Ben birini yumrukladım, ondan sonraki olaylar nedeniyle buraya düştüm. Takdiri ilahi böyle uygun görmüş, isyan etmek olmaz!”

Sadece bir günah nedeniyle bu hale geldiği için Şükrücük inançlı biri olmalı diye düşündüm. Başına gelenleri mukadderata bağlayarak gazını almaya çalışıyorum. 

 “Haklısın, çokta zorlamamak lazım bazı şeyleri. Bundan sonra ne yapacağız, onu de bakalım!”

 Kıvama geliyor ortağım, ona bilmediği çevrimiçi oyun mekaniklerini yavaştan aşılayabilirim. 

 “Abi bak ne diyor yetenekte, aktif haldeyken diyor. Yani bunu istediğin zaman kullanacaksın, istemediğin zaman vuracaksın ağzının ortasına düşmanın.”

 “Her zaman böyle olmayacağım demek mi bu?”

 “Aynen abi, parti kurunca tank olacaksın sen, zırh kalkan falan alınacak sana. O zaman bu yetenekle çok iş yaparsın!”

 “Parti kurulacak, ben de tank olacağım!”

 Ses tonundan ve cümlenin sonundaki baskın ünlemesinden, Şükrücük’ ün dediklerimden bir şey anlamadığı belli oluyor. 

 “Ne kadar anlatsam göstermek kadar etkili olmaz. İkimiz beraber öldüreceğiz bu tipleri ama önce bize katılmak isteyebilecek bazı arkadaşları görmeye gidelim derim.”

 Peşime taktığım Şükrücük ve ben sözlerime inanmayanlardan birinin yanına gidiyoruz. Tahminimce şu vakte kadar akıllandığından, hevesli bir şekilde beni bekliyor halde bulacağım onu. 

 “Max abi, nihayet döndün!”

 Tam da beklediğim gibiydi küçük kızın durumu. Ufak konuşmamızdan sonra kitabeyi gidip okumuştu besbelli. 

 “Hayrola, sadece geçiyorduk yoksa sen beni mi bekliyordun burada?”

 Öyle yağma yok. İlk şansını kullandı ve üstüne üstlük bana yalan söylüyorsun deme küstahlığını gösterdi. Hemen yelkenleri suya indirirsem ilerde işin önünü alamam. 

 “Daha önceki olanlar yüzünden yapıyorsun değil mi? Çok özür dilerim, bir daha sözünden çıkmayacağım!”

 Yüzünün küçüklüğüne tezat bir biçimde iki koca bademi andıran gözleri sulanmaya başlarken, yer yer kekeleyerek konuştu. Şükrücük ile Düşmüş öldürdüğümüz sırada, bol bol düşünmeye vakti olmuş belli ki.  

 “Bunu sana bir kere söyleyeceğim. Şu andan sonra herhangi bir nedenle dediğimi yapmazsan, bırakır giderim seni!”

 Kıyamadım ufaklığa. Sert bir ses tonuyla konuşsam da bu affedişin nedeninin yufka yüreğim olduğunun farkındayım. 

 “Rimel kızım, bu arkadaş iyi biri. Bana da ne yapacağımı hep o anlattı!”

 Abi dur diyemeden, bizim kafacı kıza pat diye sistemin ona verdiği ismi söyleyiverdi. Arkasında yatan hikâyeyi bilmediğimden sonuçları da kestirmem mümkün değil. 

 “Rimel kim? Yoksa benim adım mı?”

 Demesi yeni bitmişti ki kızcağız yine koyuverdi gözyaşını. Yemin ediyorum Çin novellerin de her dakika bir ağız dolusu kan kusan ana karakterden fazla gözyaşı döktü bugün. Zaman ilerliyor, eğer bir an önce Düşmüş kesemezse ancak sekiz saat sonra bir daha onunla görüşebileceğiz. 

 “Kes ağlamayı! Hemen kendine gel ve çık bir canavar öldür!”

 Bu iş canımı sıkmaya başladı. Gözlerimi üstüne diktikten sonra biraz kızgınlık biraz da tehdit içeren ses tonumla Rimel’e çıkıştım. Kız bir anda sustu, beklemediğim biçimde az önce verdiği söze sadık kalıyor. Minik adımlarla kalkanın dışına doğru yürürken, yardım ister gözlerle bana bakması da cabası. 

 “Sakin ol, sadece sana gösterdiğim Düşmüş’e saldıracaksın!”

 Konuşurken, bir yandan da en müsait mobu arıyorum. Çok şükür kısa sürede elinde bir akışkan rujla dolanan küçük kızı gördüm. 

 “Şimdi hemen fırla, şu elinde rujla dolanan ufaklığa bir iki tane vur!”

 Komut çok basit, gidip kızın kafasına iki şaplak atıp öldürecek ama az sonra şahit olacaklarımdan sonra, geleceğe dair ümitlerim kırılma emareleri göstermeye başlıyorlar. Rimel kalkandan çıktıktan sonra beklediğimden daha hızlı şekilde avına yaklaştı, bu durum bende bir heyecan yaratmadı değil. Kolayca halledip gelecek galiba derken, bizim kızın adeta ufak çocuğun saçlarını okşar gibi vuruşunu görmek zorunda kaldım. 

 “Kızım, vursana şuna bir tane!”

 Dayanamayıp bağırdım, bunun ters tepeceğini nereden bilebilirdim. Rimel iyice heyecan yaptı mı? Üstüne kız da bacak kadar boyuna bakmadan karşılık vermesin mi? 

 “Vur şuna bir tane! Yoksa seni bir daha gördüğüm yerde yolumu değiştiririm!”

 İyice ufak çocuğunu tehditle terbiye eden sorumsuz ebeveyne döndüm Rimel yüzünden. Böyle giderse partiler arası altın günü yapmaya adım adım ilerleyebiliriz. 

 “Üzgünüm canım!”
 “Çatttt!”
 
 Zor da olsa elindeki ruju koklayarak dolaşan ufaklığı tokatladı. Zavallım, video çekeceğim diye müptezele dönmüştü zaten. 

 “Yerdekileri al, koşarak buraya gel!”

 Boş boş baktığını gördüğüm Rimel Hanım kızımıza sıradaki komutu vermek için bağırdım. Bu sefer de bir kitapla beraber birkaç bakır para düştü ama yanlarında soluk gümüşi parıltıyla ışıldayan başka bir nesne daha var. 

 “Max abi başardım. Bak, her dediğini yapıyorum artık!”

 Kalkanın içine girdikten sonra hız kesmeden bana doğru koşan kız, istatistiklerinin açılması için yok olmadan önce sevinçle konuşuyordu. Anlaşılan başıma büyük iş aldım. Esas marifet, yapman gerekenleri benim söylememe gerek kalmadan yapman demek istiyorum ama yine de Şükrücük’e göre epey kolay oldu ilk öldürmesini yapması. Üstelik hem kitap, hem de ikimizde de olmayan bir nesne daha var elinde. Şükrücük’ te olan olayları tekrar yaşıyor gibiyim derken, beklediğim ses zihnimde yankılandı. 

 “İyilik puanı alındı +5!”

 Büyük defter yine açıldı, toz mavisi bölüme siyah harflerle başarım yazıldı. Koluma yapışan orta yaşlı ortağım nedeniyle irkilmeden önce bunun keyfini çıkarıyordum. 

 “Max, bir şeyler oluyor! Koca bir defter çıktı aniden ortaya!”

 Korku içinde devam edecekti ki Şükrücük ama beni çekiştirdiği elini yakalayarak hızla lafa girdim. 

 “Abi sakin ol, açıklayacağım olanı biteni. Bir yarım saat bekleyeceğiz burada, genel olarak çevrimiçi oyunların mantığını da anlatayım iyisi mi sana ben!

 Niyetim Rimel’i beklerken iki işi birden aradan çıkarmak. Tane tane, çocuğa anlatır gibi açıkladım temel kuralları Şükrücük’e. Bu sefer sanki daha uzun sürdü. Bir aksilik olmasından şüphelenmeye başlamıştım ki hanım kızımız kaybolduğu yerde ortaya çıktı. 

 “Uzun sürdü geri dönmen, başına bir şey gelmedi değil mi?”

 Kızın saf ve içten gülümsemesine bakarken, yalandan da olsa ilgiliymiş gibi yapayım dedim. 

 “Yok Max abi, biçimsiz ışığı görünce korkudan ağlamaya başladım. Şükür susana kadar beklediler beni. Geç kaldıysam çok özür dilerim!”

 Gel de buna kız şimdi? Çok üstelemedim fakat merak ettiğim şey olan kişisel bilgilerini söylemesini istedim. 
 İsim: Rimel
 Unvanı: Günahkâr
 Seviye: 1
 Hayat Puanı: 10
 Büyü Puanı: 10
 Enerji:10
 Atak: 10 
 Savunma: 10
 Güç:1
 Dayanıklılık: 1
 Çeviklik: 1
 Bilgelik: 1
 Yetenek: Yok
 Meslek: Yok

 “Güzel, ilk öldürmesini yapan herkesin eşit şartlarda başladığını anlamış olduk bu sayede.”

 Ben, Şükrücük ve Rimel aynı değerlere sahibiz. Daha başka kanıta gerek olmadan temel istatistiklerin bunlar olduğunu söyleyebilirim. 

 “Çok bekleme elindeki kitabı aç. Senin gibi bir inek öğrenci için zor olmasa gerek!”

 Sözlerime cevap gelmedi ama aşağı sarkan alt dudağından, kızın bu lakaptan hiç hoşlanmadığı belli oluyor. Yetenek kitabının ismine bakmadım, ne de olsa ilginç bir şey çıkacağını adım gibi biliyorum. Rimel’ in kitabın kapağını açmasının üstünden on saniye geçti ve kendine geldiğinde kesik kesik nefes alıyordu. 

 “Söyle bakalım ufaklık senin yeteneğin ne? Bana gördüğün her şeyi anlat!”

 “Tamam Max abi, söylüyorum!”

 Arındırma
 – Düzey 1
 – Düşmüşlerin etkisi altındaki günahkârlardan bir kötü etkiyi siler. Hedef sonraki on saniye boyunca tüm kontrol etkilerine karşı bağışıklık kazanır.
 – Kullanıcıdan daha yüksek seviyedeki Düşmüşler karşısında, her seviyede başarı şansı %10 düşer.
 – Düzey iki gereksinimi –10.000 başarılı arındırma yapmak. 

 Heyecandan al al olmuş yanakları büyük gülümsemesi nedeniyle birbirinden uzaklaşırken, genç kız yeni yeteneğinin özelliklerini tek tek anlattı. Bu işe sevinen bir tek o değil, duyduklarımdan sonra kendimi Bağcılar bölgesine atıp çılgınlar gibi oynamamak için zor tutuyorum. 

 “Bu gerçekten çok yararlı bir yetenek! Bölgeye bağışıklığı olan kişinin dışında birimizin daha saldırı yapabilmesini sağlayacak!” 

 Şükrücük neler döndüğünü anlamasa da benim sözlerimden sonra işlerini iyi gittiğini çözebildi. Dört bölge vardı bulunduğumuz köyde ve biz üçüne bağışıklığı bulunan kişiler olarak bir aradaydık. 

 “Şimdi, Şükrücük sana parti daveti yolluyorum, kabul ediyor musun? 

 Bunu uzun zamandır düşünüyorum. Henüz parti menüsü çıkmadı, bu nedenle nasıl olacağını bilmesem de bu şekilde denemeye karar verdim. 

 “Max kardeş, önümde bir yazı ve iki seçenek çıktı. Ne yapacağım şimdi ben?”

 “Sakin abi, oku bana yazanları!” 

 Tecrübelerime dayanarak yaptığım çıkarım doğruydu. Sanırım bizim hırçın kafacının önünde belirenler parti davetiydi 

 “Max adlı günahkâr sizi partiye katılmaya davet etti!”

 “Evet / Hayır”

 “Evet de abi !” 

 İstek Şükrücük’e ulaştı, sadece kabul etmesi gerekiyor. “Evet!” Cevapla beraber önüme yeni bir menü açıldı. Parti ayarlarını yapacağım yer burası. Seçeneklerin Cehennem nedeniyle tamamen insanın içindeki şeytanı uyandırmasına dikkat edilmiş sanki.  

 Ganimet Paylaşımı 
 Rastgele / Lider

 Tecrübe Paylaşımı
 Ortak / Zarar Orantılı

 Günahkârı Partiden At
 Partiyi Dağıt 
 
 Sade ama liderin kafasını karıştırıcı bir menü! Neyse ki burada ben varım; ganimeti lider, tecrübeyi ortak yaparak yola devam ediyorum. 
 
 “Haydi, bu köydeki son üyemizi almaya gidelim!” 

 Hımbılın bizi bıraktığım yerde beklediğine eminim ama ekip arkadaşlarım bu konuda tereddütlüler. 

 “Kim bu arkadaş Max?”

 “Bizim gibi biri. Onun da bir bölgeye karşı bağışıklığı var!” 

 Şükrücük biraz temkinli bir tip sanırım; doğruya, bu yüzden ilk önce benimle bile gerilmedi mi? 

 “Dört bölge bulunuyor etrafımızda ve bizim gibi son günahıyla Cehennemin Birinci Katına düşen toplam dört kişi var. Birlik olarak ilk önce etraftaki Düşmüşleri öldürmeliyiz, daha sonra buradan başka yerleri keşfe çıkmamız gerekecek gibi!” 

 Düşüncelerim bunlar; önce çekirdek ekibi oluşturup seviye kasacağız, daha sonra etraftaki moblarla işimiz bitince yeni yerlere açılacağız ama unuttuğum bir şey var. 

 “Rimel, kitap ve para dışında bir şey daha aldın sen yerden, nedir o?" 

 Doğru ya, gitti geldi parti kurmaydı derken tamamen aklımdan çıkmış. Umarım işe yarar bir şey düşmüştür. 

 “Bunu mu diyorsun abi, kullanılacak bir şey mi ki bu? 

 Genç kız cümlesi biter bitmez bir çığlık patlattı. Canım cicim ne oluyor demeye bile kalmadan yine ağlarken buldum onu. 

 “Kızım yine ne oldu? Koyuverme kendini sürekli!” 

 Şükrücük de şaşkın, ikimiz beraber duygu selinin bitmesini bekledik. 

 “Max abi, bu sopanın adı Sihirli Değnek imiş!” 

 Nihayet kendine geldiğinde bize elindeki düz, biraz da biçimsiz tahta nesnenin adını söyledi. Ağlak ve korkaktı bu kız ama görünen o ki şansı iyiydi. 

 “Abicim, bana elindekinin özelliklerini söyler misin? Sonra da değerlerine baksana, değişen bir şey var mı?” 

 Bildiğin silah düşürdü ilk mobta. Tek isteğim bu balının tüm partiye sirayet etmesi. 

 Sihirli Değnek
 Seviye- 0
 Atak Gücü: +1
 Büyü Puanı: +1 

 Başlangıç köyünden düşen bir eşya olarak gayet iyi özellikleri var. Şu anki duruma bakarsak, kızın en önemli değerlerinde yüzde onluk artış sağlıyor. 

 “Max abi, Atak ve Büyü Puanı yazan yerler 11 olmuş. Kalan kısımlarda bir değişiklik yok!” 

 Gözünün önünde beliren ekrandan bilgileri inceleyen Rimel, bir yandan da soruma cevap veriyor. 

 “Ayyyyy! Yetenek kısmında Arındırma yazıyor. Çok mutlu oldum, çok!” 

 Genç kız bir yandan garip el kol hareketleriyle dans etmeye çalışıyor, diğer yandan hafifçe sulanan gözlerini siliyor. Alarm verildi, bir posta daha ağlama çekemem. Hemen muhabbeti değiştirmem lazım. 

 “Haydi, gidip diğer arkadaşımızı bulalım!” 

 Ortamın havasını değiştirip Nalburiye bölgeye yürümemizi sağladım. Her şey huzurlu ve kolay olacak derken, şom ağzımın kurbanı mı olacağım yine? Aniden, sanki ipleri kesilmiş kuklalar gibi yere düşmeye başladı etrafımızdaki insanlar. Birkaç saniye sonra yok olmaya başladıklarında, neler döndüğünü anlıyorum. 

 Verilen mühlet doluyor, bir günlük süreden sonra cezalarını çekmek için yola koyuluyorlar. Olay sonrası adımlarım daha da hızlandı çünkü büyük ihtimalle bizim Toraman da bu grubun içinde yer alıyor. Onu bıraktığım yere vardığımda kimseyi göremiyorum. Ne bir iz, ne de kokusunu bırakmış ardında. 

 Bir an dizlerimden dermanın gittiğini hissettim, daha fazla bu kötü dünyaya karşı ayakta duramazdım. Düştüm, evet düştüm. Belki sadece dizlerimin üstünde duruyor olsam da içeride, daha derin bir yerde hala düşüyorum. Ardımda kalan birini kaybetmenin bana bu kadar acı vereceğini bilseydim ona sarılırdım, bir adım dahi benden ayrılmasına izin vermezdim. 

 Tabii ki bu kadar üzülmedim, yoksa siz az önce dalgasına düşündüklerimi gerçek mi sandınız? Hımbıl teneke sözümü dinleseydi şimdi yanımızda dolanıyor olurdu hatta beni biraz daha uğraştırsa onun yerine acı çeken şu zavallı kızcağız olacaktı. Oh olsun, sekiz saatlik yoğun bakım umarım onun aklını başına getirir. Yoksa başımızın çaresine bakmak için başka yol aramamız gerekecek. 

 “Vay, kimler gelmiş! Benim can kardeşim gelmiş!” 

 Kendimi trollediğim sırada uzaktan gelen bir ses yankılandı. Toraman üzerime doğru koşuyor. Paçayı kurtarmış ama nasıl? Deli dana koşu stiliyle yanımıza geldiği gibi, ilk bu konuyu sordum. 

 “Valla sana inanmıyordum, ama içimden de bir ses ‘ya doğru söylüyorsa’ deyip duruyordu. Bende ne olur ne olmaz dedim ve kalkanın dibine kadar gidip oturdum. Gözüme bir tanesini kestirdim ve beklemeye başladım!” 

 El ve kol hareketlerini katarak olayları anlatırken, hımbıllar şahı adeta o anları yeniden yaşıyor. 

 “Pat diye bir ses geldi ardımdan. Bir döndüm insanlar kesilmiş ağaç gibi devriliyorlar. O an dedim ‘olum koş’. Önceden bellediğim Tinerci’ ye bir kodum eleman mort. Bu yok olurken yerine birkaç para ve bu kitap çıktı ortaya!” 

 Biraz geç mi geldi Cehennem’e yoksa ucu ucuna mı vurdu moba çözemedim ama sonuç olarak günü kurtarmış Toraman. Akabinde bayıldığını, biçimsiz ışığın sözlerini ve geri gelişini anlattı bize. 

 “Şimdi, inanıyor musun bana?” 

 Soruyu sorarken öyle bir tonladım ki, “ya ne oldu artist” der gibiyim.  

 “Nasıl inanmam abicim? Ne dediysen aynen oldu. Şu saatten sonra beni senden ayırabilecek bir delikanlı tanımıyorum!” 

 Toraman gaza geldi. Benimse merak ettiğim şey, aldım dediği ama şu an ellerinde göremediğim kitaptı. 

 “Toro, kitap aldım demiştin. Nerede, bir göstersene?”

 “Max abi, ben uyanır uyanmaz açtım onu. İçinden bir yetenek çıktı.”

 ‘Hımbıla bak sen, şoklamayı yediği an hemen hızlandırmış işleri. Tipinden de belli zaten tam şark kurnazı bu velet!’

 İçimden karakter analizini yaparken poker surat moduna geçtim. İfadesizce genç irisinin yüzüne bakıyorum. 

 “O zaman söyle bakalım yeni yeteneğini!” 

 İsteğim onu şaşırttı, nedendir bilinmez bir süre konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kalır gibi oldu; bu sırada bakışlarımı değiştirdim, belki de bu ders yeterli gelmemişti köy tavuğuna. 

 Sersemletme
 – Düzey 1
 – 1 saniye boyunca Düşmüşlerin hareketlerini kısıtlamaya yarayan etki.
 – Kullanıcıdan daha yüksek seviyedeki Düşmüşler karşısında, her seviyede başarı şansı %30 düşer.
 -Kullanıcıdan daha düşük seviyedeki Düşmüşler karşısında, her seviyede etki süresi %50 artar
– Düzey iki gereksinimi –10.000 başarılı sersemletme yapmak. 

 Kontrol yeteneği de geldiğine göre, gereken koşullar sağlanmış sayabilirim. Aynı seviyede ki Düşmüşün defansını hiçe sayan saldırı yeteneğim, dünyadan bi haber olsa da bir tankımız, şifacımız ve zor zamanlarda kaçmamızı sağlayacak hımbılımız var. 

 “Çok güzel, planıma göre ilk önce bağışıklığımız olan bölgelerde bireysel olarak bir seviye atlamaya çalışalım. Rimel, sen sadece Arındırma yeteneğini kullansan yeter, saldırı gücün olmadığından ölmeni istemeyiz.” 

 Rimel ile konuştuktan sonra ona doğru döndüğümde, Şükrücük’ü boncuk boncuk terlerken buldum. Olaya hâkim olamadığından, sürekli kazandığı yeteneğin kötü yanlarının onu ölüme sürüklediği senaryoları düşünüyor. 

 “Abi gözünü seveyim sakin ol, yeteneğini şimdilik kullanmaman en iyisi olur!” 

 Genç irisine bir şey söylemeye gerek yok, ilk kanın tadını aldığı her halinden belli oluyor. 

 “Toro, sen işini bilirsin!” 

 Bir süre köyün dört farklı ucunda olacağız. Yanlış düşünmediysem parti aracılığıyla birbirimizle iletişim kurabiliyor olmalıyız. 

 “Rimel, parti daveti yolla!”

“Toraman, parti daveti yolla!” 

 İki kişi de önlerinde beliren seçeneklerden ‘Evet’ şıkkını seçince, dört kişilik ekibimiz resmen oluştu. Böyle birbirinden alakasız insanlardan kurulan partinin neler yapabileceğini çok merak ediyorum doğrusu. Yollarımızı kısa süreli olarak ayırdıktan sonra bana ait olan Alkol Bölgesi’ne gelmemle rengârenk bir kokteyl gibi her tarafta dolanan Düşmüşleri görmem bir oldu. Etrafta pek insan yok, tek tük olanlarsa bir önceki turda ölüp sekiz saatlik azabı çekenler ve moblara tırsmış bir halde kalkanın arkasından bakıyorlar. 

 “Hadi oğlum, bakanlar çekilsin. Başbakan geldi!” 

 Bu espriyi yapmasam olmaz. Benim yaş grubumda dahi Devekuşu Kabare’den haberi olmayan o kadar çok kişi vardı ki? Eh işte, insan yaşarken neler kaçırdığının farkına varamadığı için bu halde değil mi zaten? Bilinçsizce bir yerde toplanmış insanların arasından geçerek kalkanın diğer tarafına adım attım. Bu hareketim sonrası mobların elinde can vermiş bazı günahkârlar alay edercesine konuşmaya başladılar. 

 “Buna bir kere ölmek yetmemiş galiba!”


 “Yürek yemiş gelmiş aslan parçası!” 

 Arkamı döndüğümde, aşağılayıcı sözlerin sahiplerini katılarak gülerken buldum; kızmadım, unutmamak üzere yüzlerini aklıma kazımakla meşgulüm. 

 “Sözümdür, ben burada olduğum müddetçe bu kişilere bir bardak su verene yardım etmeyeceğim!”

 “Kötülük puanı alındı +5!” 

 Yaptığım gider sanırım sistemin sadece hoşuna gitmedi. Bir anda dayayıverdi bana kötülük puanlarını. 

 “Yürü, taş arabası! Git bir daha öl de Cehennemin İkinci Katına yollasınlar seni!” 

 Benimle kafa kıranlar yaklaşık otuz kişilik bir grup. İçlerinden tek omuzu düşük, bitirim takılan birinin sözleri kulaklarımda çınlıyordu şu an. 

 “Evladım, bakma bu itlere! Sana söylemediler mi öldükten sonra?” 

 Saçları ağırmış beli hafif bükük bir amca elimden tutup beni kalkanın içine çekerken, kimse duymasın diye sesini kısarak konuştu. 

 “Ne dediler size Amca?” 

 Kafasının üstünde Manşet yazan bu kişi, sorum sonrası tek kaşını kaldırıp biraz keyfi kaçmış şekilde yüzüme bakakaldı. 

 “Numara yapma çocuğum! Aynı gün içinde iki kere ölürsek, Cehennemin İkinci Katına gönderileceğimiz hepimize söylenmedi mi?" 

 Bedava bilgiyi alınca gözüm parladı. Kesinlikle hayır diyemeyeceğim bu ikram bünyeme doping etkisi yapmakla kalmadı, enerjimi ikiye katladı. 

 “Arkadaş ekle, Manşet!” 
 
 Dayıya arkadaşlık isteği yollamamla korkudan sıçraması bir oldu. Daha bilgilerine erişmiş olmasa da benim davetim ona ulaşıyor belli ki. 

 “Evet, yazanı seç amca. Geçip bir yerde soluklanabilirsin artık zira bundan sonra köyün civarındaki Düşmüşler tarafından öldürülmeyeceksin!” 

 Nasıl bir manyağa denk geldik bakışları ile beni tepeden tırnağa süzen adam, kalkanın dışına çıkmama rağmen bıraktığım yerden beni izlemeye devam etti. 

 “Melek, ah Melek, yaktın beni! Sevdan ile çöllere mi düşeyim zalimin kızı?” 

 Ayyaş lvl 1 etki alanına girdiğim için bana doğru yönelirken, yakaladığı zaman canımı alana kadar esir edeceği muhabbetin temellerini atmaya başlıyor. Yeteneğimi test etmenin tam sırası, arkamdan gelen bin bir çeşit söze aldırmadan Durdurulamaz Yumruğu aktif ettim. Yumruğumun alev almışçasına bir ısı ile kavrulması sonrası belki de ilk defa büyük bir gücü elimde tuttuğum hissine kapıldım. 

 Kolum bedenimin yanına çekildi, yumruk haldeki elimin ayası yukarı bakıyor. Bir yerden çok tanıdık gelen bu duruşu ancak yumruğu atınca çözebildim. Ayyaş lvl 1 tam bana sarılmak üzereydi ki önde duran sol kolumu geri çekerek sağ yumruğumu çenesine yerleştirdim. 

 Durdurulamayan Yumruk Başarılı Oldu
 -Düzey 1  (1/10.000)
 Hatırlatma Seçenekleri 
 Her başarılı vuruş / 100 ve katları 

 Düşmüş tarumar oldu, az daha yüklensem içinden geçecekmişim gibi bir his oluştu. Bildirimde geldiğine göre, gerçekten bu yetenek artık benim diyebilirim. Tabii ki 100 ve katlarını seçtim. Her yumruktan sonra bu iletiyi dinlemek isteyecek kadar megaloman değilim henüz.

Yalnız, yumruk gerçekten hakikatli çıktı. Yanılmıyorsam bu vuruşun temel bir karate yumruk formu olması lazım. Uzun süre düşünecek vaktim olmayacak, ufaladığım Düşmüşün eşi koşarak üstüme geliyor. Bam! Onu da tekledikten sonra iki mobtan düşenleri toplamaya başladım. 

 İşte burası biraz hayal kırıklığı yaşattı. Bu bölgedeki ilk avımdan sonra yetenek kitabı almıştım, oysaki şimdi önümde duran birkaç bakır sikke hiç ilgimi çekmiyorlar. Ben yine ne olur ne olmaz diye alıp cebime attım tabii ki paraları. En nihayetinde israf büyük bir günah değil miydi? Hızlıca kalkanın içine geri döndüm. Bir kenara geçip otururken, az önce kıçını yırtan tiplerin korku içindeki bakışlarını üzerimde hissedebiliyorum. 

 “Şu bilgilerimize bir bakalım!”

 İsim: Max
 Unvanı: Günahkâr
 Seviye: 1
 Hayat Puanı: 10
 Büyü Puanı: 10
 Enerji: 6
 Atak: 10
 Savunma: 10
 Güç:1
 Dayanıklılık: 1
 Çeviklik: 1
 Bilgelik: 1
 Yetenek: Durdurulamayan Yumruk
 Meslek: Yok
 İyilik Puanı: 15
 Kötülük Puanı: 15

 İki yeni başlık eklenmiş listeye ancak burada bir konu tuhafıma gitti. Arkadaş, dayıya ileride yardım edeceğimi söylediğim zaman İyilik Puanı yazılmadı ama hırboları tehdit edince hemen dayadı sistem Kötülük Puanlarını. Enerjim de azalmış bu arada. İki yumruk atınca 4 puan düştüğüne göre demek ki beş vuruş yaptıktan sonra bir süre için dinlenmem gerekecek. 

 “Max yeğenim, sen neymişsin be! Nasıl öldürebiliyorsun bunları, bana da anlatsana?”

 Az önce beni kenara çeken amca ceylan gibi sekerek yanıma geliyor. Diğerleri gibi o da iki Düşmüşü indirmeme şahit olmuş belli ki. 

 “Bey amca sana söylemek isterdim ama bilsen bile senin yapabileceğin bir şey değil. Sözüm olsun ekibimle buluşunca sana bir Düşmüş kestireceğim.”

 Adamın kafasının üstünde kocaman Manşet yazıyor, hangi akla hizmet ona bölgeye bağışıklığım olduğunu söyleyebilirim. Onunla ilgileniyorum ama aslında enerjimin hangi hızla dolduğunu kontrol ediyorum; kısa sürede almak istediğim sonucu aldım, her 10 saniyede 1 enerji dolumu yapabildiğimi keşfettim. 

 Az önce ihtiyara, yeni başlayan günde ona bir Düşmüş kestireceğimin sözünü verdiğimde kendimden çok emindim; yalan da sayılmazdı, dört kişi birleştiğimizde bunu yapmak çok kolay olurdu. Buradaki tek sıkıntı bir günün geçip geçmediğini kestirmek, tepemizdeki güneş yakıp kavurmasa da tüm gün boyunca ışıklarını hiç geri çekmeden olduğu yerde duruyor. Bir deneme daha yapmanın tam sırasıdır, 

 “Sistem saati göster!”

 İçimden bu cümleyi geçirdiğimde gözümün önüne dijital formatta bir saat geldi. 00:15:48 olarak gördüğüm bu rakamlar artık yeni güne ne kadar kaldığını bana söyleyecekti. 

 “Görüşümün sağ üstüne sabitle!”


 Kabak gibi önümde tutacak halim yok bunları, eski alışkanlığımdan dolayı ekranın sağ üstüne aldım saati. Enerji kontrolü yapmam da kolaylaştı, beş vuruş yaptıktan sonra yüz saniye dinlensem yeterli olacak. Aklımdaki sorular tek tek çözülüyor, yeni gelen sıkıntılara yer açılsın diye mi böyle yoksa bir ilerleme kaydedebildim mi inanın pek umurumda değildi. Ben Cehenneme düşmüş biriyim, bundan büyük dert olmayacağına göre kopup gelsin alayı üstüme şu saatten sonra. 

 “Millet, ne âlemdesiniz?”

 Yalnız konuşma sistemi çok iyi düşünülmüş, kiminle konuşmak istiyorsak ses sadece o kişilere gidiyor. 

 “Max abi, ben yeteneğimi kullandıktan sonra bilgilerimde Enerji yazan kısım Büyüsel Enerji olarak değişti!”

 Konuşan Rimel, kullandığı yetenek büyü temelli olduğu için sanırım enerjisinin türü başkalaşım yaşadı. 

 “Çok önemli değil o, her yetenekte kaç puan düşüyor enerjin!”

 “4”

 Beklentim seviye bir yeteneklerin hepsinin enerji sarfiyatının aynı olmasıydı ama daha ilk adımda tökezleyip düştüm. 

 “Peki, geri kazanma hızı ne kadar Rimel?”

 “Her 20 saniyede 1 enerji!”


 İki katı harcama ve iki katı yavaşlıkta dolum hızı, ikimizin yetenekleri arasında büyük bir özellik farkı olduğu açık. 

 “Max, ağa benimkiler de aynı Rimel’ in yeteneğindeki gibi hatta Enerji yerine bende de Büyüsel Enerji yazıyor!”

 Anlaşılan büyüye karşı bir takıntı Cehennem’ de de devam ediyor, yeteneği büyü kökenli olan kişilerin işi diğerlerine göre daha zor. 

 “Sizin yetenekleriniz yüzünden olmuş olması lazım. Toraman kaç Düşmüş öldürdün!”

 “Ağabey, bu yetenek çok enerji yiyor o nedenle pek öldüremedim. İki yetenekten sonra ancak beş tane indirebildim. Bir anda elim ayağım ağırlaştı, güçlükle hareket etmeye başlayınca kendimi kalkanın içine zor attım!”

 “Aman diyorum, enerjinizi sürekli kontrol altında tutun! Yoksa bittiği an bağışıklığımız olsa bile harcarlar bizi!”

 Dediklerim doğru, özel yeteneğimiz sadece etkilere karşı koruyor ancak alacağımız fiziksel darbelere karşı herkes kadar savunmasızız. 
 
 “Arkadaşlar, sakın size vurmalarına izin vermeyin!”

 Soluk soluğa konuşan biri sohbete katıldığında, hepimiz onun Şükrücük olduğunu anladık. 

 “Hayırdır abi, neler oluyor orada?”

 Adamın ses tonu hiç hoş değil. Başına işimizi bozacak kötü bir şeyin gelmiş olabileceğinden dolayı ben de endişeleniyorum. 

 “Max, söylediklerin doğru. Bunları öldürürken gaza gelip içlere doğru gitmişim bir de baktım üçü etrafımı sarmış. Kafayı çakıp aralarından çıkana kadar hepsi bana birer kere vurdular, kalkanın içine kaçarken gözümün önünde bir uyarı belirdi! Kalan Hayat Puanınız 1 e düştü diyordu valla. Arkama dahi bakmadan geri kaçtım!”

 Hırçın kafacı eniştesini gördü sanırım yine mobların arasında; tank dediğin sakin olur, durumu ölçer biçer ama bize düşene bakar mısınız? 

 “Şimdi herkes ilk plana sadık kalarak ilerliyor. Acelemiz yok, yavaş ve tehlikesiz şekilde ilerliyoruz! Dediklerimi tekrarlayın ‘Sistem, enerji barını sol üst köşeye yerleştir!”

 Sağ üstteki saatin tam karşısına tam dolu turuncu bir bar işareti geldi. Bu yönünü de sevdim aslında sistemin, kendi ihtiyaçlarım için görüşümü özelleştirebiliyorum. 

 “Vay, enerjimi kontrol edebileceğim bir gösterge çıktı!”

 “Max kardeş, bunu can için de yapabilir miyiz?”

 Toraman bir hayret ünlemi ile konuşurken, diğer taraftan Şükrücük başına gelenler sonrası epey korkmuştu belli ki. 

 “Evet, abi aynı şekilde istersen gelecektir; ben saati sağ üst köşeye aldım mesela!”

 “Max abi bunu söylediğin iyi oldu! Ben vakit bitmeden birini öldüremem diye çok korkuyorum.”

 Rimel’e sadece yeteneğini kullanmasını tembihlediğimden, kızın bu şekilde hissetmesi gayet normal. 

 “O zaman şöyle yapalım; saat on ikiyi gösterdiğinde buluşup durum değerlendirmesi yapıyoruz. Şu an hem savaşıp hem konuşacak kadar iyi bilmiyoruz buraları.”

 Grup konuşması bitince hesap kitap vakti başladı. Basit bir matematikten sonra bir seferde en çok sekiz Düşmüş öldürebileceğimi buldum. Tekrar dolum süresini de işin içine katınca, mobları teklememe rağmen her tur yaklaşık iki dakika sürecek. Oynadığım tüm MMORPG ler de ilk seviyeler bir iki öldürmeden sonra geçilirdi ancak Toraman en az yedi tane Düşmüş öldürmesine rağmen henüz bir gelişme olmadı. 

 Sanırım burasının Cehennem olduğunu unutuyorum bazen, ceza çekmeye gelmiş olan bizlere bu kadara da kolaylık sağlanmaz değil mi? Kafamdaki düşünceleri bir kavanoza sıkıştırıp kapağını sıkıca kapattım. Tek yapmam gereken kalkanın dışına çıkarak seviye alana kadar Düşmüş kesmek. Bir şeye karar verdiğim zaman kolay kolay peşini bırakmam, Alkol Bölgesi sınırlarında yumruk şov yaparak dolaşıyorum. 

 Atalarımızın sözleri bize okulda öğretildiğinde, çocukluğun verdiği hınzırlıktan mı dersiniz yoksa o an gerçekte karşılığını görememekten mi bilinmez ciddiye almayız ama son üç saattir bir tanesinin ne kadar doğru olduğunu acı bir biçimde anlıyorum. Evdeki hesap çarşıya hiç uymadı. İki dakikada sekiz mob öldüreceğimi düşünürken koca üç saatte ancak dört yüz elli tane indirebildim. 

 Evet, dört yüz elli, yanlış duymadınız, 1. Seviyeden 2. Seviyeye geçmek için bu kadar mob kestim lakin henüz bir gelişme olmadı. Ben sadece enerjiyi hesap ederken, aldığım darbelerin düşürdüğü Hayat Puanı’ mı hiç düşünmediğimi gördüm. 

 Düşmüşlerin etrafımı çevirmeye çalışmalarından kaçmam ve grup halindeki mobları ayırmak için verdiğim çabalarda cabasıydı. Partiyi oluşturduğum zaman içime dolan sevinç ve azim, ağzındaki düğümü çözülen balonun havasını boşaltması gibi hızla uzaklaşıyor. İçimden bir ses durmaksızın beni taciz ediyor. 


 ‘Dön geri yat kalkanın içinde, ne zorun var her gün bir tane öldürürsün olur biter!”


 Zor bir uğraşın içinde çabalarken rahatlığın o cezbedici melodileri bedenimin içinde tınlıyor, onlara kulak verirsem sonsuza kadar rahat bir şekilde burada dinlenebilirim. Düz mantıkla incelendiği zaman reddedilmeyecek bir teklif. Her gün acı çekmemek için direnen insanların arasında, adeta dokunulmaz bir konumum olacak. Kalkanın içine geri döndüğümde yaklaşık bir saati bu fikri düşünmekle geçirdim. 

 Sonunda bir karara vardığımda birçok konuda aydınlanma yaşamıştım. Yaratıcı ne istiyordu? Bizi buraya göndermekteki amacı ne olabilirdi? Artık herkes gibi ben de emindim ki bir dünya yaratıp yıkmak onun için iş değildi. Bizim gibi birkaç milyar fani ile uğraşmasının ona bir kazanç getirmeyeceği açık iken, bu kadar zahmetin sebebi neydi? Ne olursa olsun bize bir fırsat sunuldu. Düştüğümüz bu durumdan kurtulmamız için açılan kapının önünde nasıl olur da pinekleyebilirdim? 

 “Değil beş yüz mob beş yüz bin tane de olsa, bu işi bitirene kadar kesmeye devam edeceğim!”


 Azmimi en yüksek seviyeye çektikten sonra hırsla daldım yine Düşmüşlerin arasına, değerlerime dikkat ederek öldürme sayımı hızla arttırıyorum. Herhangi bir aksilik halinde sekiz saatlik azap kollarını açmış beni bekliyor. Avlanmaya başladıktan sonra bir şeyin daha farkına varmamla bu cezanın asıl amacını da çözebildim. Alt tarafı 1 seviye atlamak adına beş yüzden fazla Düşmüş indirdim ve bu dört saatin üstünde bir vakit harcamama sebep oldu. 

 Şu an belki dehşetini yaşamadığım için olsa gerek, azaptan çok kaybedeceğim sekiz saatin korkusu daha fazla. Bu nedenle saat başı parti arkadaşlarımı kontrol etmeye başladım. Yetenek geliştirme ve Düşmüş kesme hızlarını öğrenerek, ilerideki planlarımız ile alakalı fikirler bulmaya çalışıyorum. Birbirimizden ayrı olarak avlanmaya başlamamızın üzerinden beş saat geçti. Sonuçlara bakılınca işimin çok zor olacağını görüyorum. 

 Rimel, komutum üzerine sadece yeteneğini kullanıyor. İki yüz otuz defa Arındırma yapmış geçen sürede ancak ne yazık ki hiç Düşmüş öldürmesi yok. Ona yönelik aldığım en ilginç bilgi, İyilik Puanlarının 100’e ulaştığını öğrenmem oluyor. Baştan düşünemesem de bulunduğu bölgedeki mobların birçoğu pasif ve yeteneğin etkisi altında 10 saniye bağışıklığı olan kişilerden bazıları cesaret edip Düşmüş öldürmeyi başarmış demek ki. 

 Hemen yetenek kitabı düştü mü diye sordum? Son beş saat gösteriyordu ki bir yeteneğe sahip olmak işleri epey kolaylaştırıyor. Ne yazık ki alacağım yanıt olumsuz oldu. İlk öldürmede bir kitap sahibi olmak da bize tanınmış ayrıcalıklardan biri sanırım. Toraman küçük kıza göre biraz daha dengeli. İki yüz mob öldürüp iki yüz yirmi beş kere de yetenek kullanmayı başarmış. Bana kalırsa bu sadece başlangıç için geçerli, aynı bende olduğu gibi genç irisi de zaman geçtikçe skorlarını daha da yükseltmeyi başaracak. 

 Toraman iyi olsa da günün sürprizi beklenmeyen yerden gelip sağ kroşeyi çakıyor. Şükrücük onu görmediğim anlarda terminatöre dönüşmüş. Yetenek kullanmadan sadece Düşmüş öldürmeye odaklandığından dolayı, doku yüz mobun canına okuduğunun haberini verdi bize. 

 Tamam, yedi yüz seksen mob ve beş yüz kırk yetenek kullanımı ile verim açısından beni geçebilen olmasa da adamın farm hızı bir tank için çok yüksek. İlk başta sevindirici bir haber gibi görünüyor ama ilerisi için beni biraz tedirgin etmeye yetti. Online oyunlarda sınıfı tank olan ama partilerde yüksek hasar peşinde koşan birçok oyuncu vardı. Asli işini aksatıp şov peşinde koşan bu tiplerle aram hiç iyi olmadı. 

 Seviye atladığı an Şükrücük’ü Rimel’le takım yapmalı, kesim hızına aldanıp kafasında başka fikirlerin oluşmasının önüne erkenden geçmeliyim. Planını yaptığım iş için çok beklemem gerekmeyecek, yarım saat geçmedi ki kafalarımızın içinde bir ses çınladı. 

 “Canlar, ben 2. Seviyeye yükseldim. Bininci Düşmüşü kestiğim an metalik bir ses zihnimde duyuldu ve bana neler kazandığımı söyledi!”

 Şükrücük hafiften heyecanlı bir ses tonuyla konuştuğunda ben dâhil hepimiz merak içindeydik. Konuşmasını bölmemek için sustuk ama o da bizden bir hamle beklercesine sessizliğe gömüldü. 

 “Abi anlat artık çatlatacaksın bizi! Neler oldu söyle da!”

 Toraman bu gergin ortamda ilk öne çıkan kişi oldu. Bu anlar parti arkadaşlarımın davranış biçimlerini öğrenmek için güzel bir fırsat oluyor. 

 “Değerlerimi arttırmak için kullanabileceğim iki puan kazandım. Ayrıca Cehennemim Birinci Katında seviye atlamayı başaran ilk on kişinin arasına girdiğim için bir zırh hediye edildi!”

 Son havadisleri duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Sistem seviye atlayan ilk on kişiye ekipman yolluyordu. 

 “Abi zırhı aldın mı? Özellikleri nasıl?”

 Az önceye kadar sakin duran ben, şimdi kıçımdan alev almışçasına acele ediyorum. 

 “Almadım Max kardeş, nereden alacağımı bilemiyorum ki?”

 Tahmin etmeliydim bu durumu. İki seçenek var, ya posta ile gelecek nesne veyahut zırh satan dükkândan teslim alınacak. 

 “Abi, ‘Posta Kutusunu aç’ der misin?”

 Şükrücük bunları bilemediğinden ona bazı konularda yol göstermek zorundayım. Neyse ki benim sözlerimi ikiletmeden dinlemeye başladı artık. 

 “Bir tablo geldi karşıma. En üstünde ‘Tebrikler, hediyeniz mesajın içindedir’ yazıyor”

 “Çok güzel, aç onu!”

 Çabuk olmak adına, kısa cümleler kurarak derdimi anlatmanın peşine düştüm. 

 “Açtım Max, mektup gibi bir sayfa çıktı önüme. ‘Cehennemin Birinci Katında seviye atlamayı başaran sekizinci günahkârsınız, Acıların Çocuğu zırhını hak ettiniz! Lan, Acıların Çocuğu ne lan?”

 Şükrücük verilen nesnenin ismini duyunca girdiği şoktan cinnet geçirerek çıkıyor. Onun derdi Küçük Emrah’ı anımsatan bu isimken, ben ise ilk on içindeki sırasına takılıyorum. 

 “Ben Düşmüş kesmeye dönüyorum. Abi sen zırhı al ve giy hemen!”

 Kayınço düşmanı sekizinci sıradaysa hala iki boşluk vardı hediye almak için, yetenek kullanımını falan boş verip direkt kesmeye başladım alkolikleri. Ölme korkusu, yerini etkinlikten faydalanma telaşına bıraktı. Enerjim bitince tam dolmasını beklemeden ne kadar varsa o kadarıyla dalıyorum mobların içine. Bin mobun seviye atlamak için yeterli olduğunu öğrendiğimden beri beklentim yükseldi. 

 İki yüz yirmi Düşmüş devirirsem ben de ilk ona girebilirim. Yetenek kullanımı için gereken enerjiye ihtiyacım olmayınca, bir saat neredeyse dolmak üzereyken 2. Seviyeye adımımı atıyordum. 

 “Tebrikler!”


 Sistem mesajı beynimde tınlarken heyecandan avuçlarımın içi terlemeye başladı. Yekten sadece seviye yükseltmeye odaklanmadığımdan dolayı içten içe pişmanlık duysam da hala bir umut güzel haberi bekliyorum. 

 “Değerlerinizi yükseltebileceğiniz 2 puan kazandınız!”

 Duyduklarımdan sonra nefes almadan bir on saniye bekledim, metalik sesin konuşmasına devam etmesini umut ediyordum. Bir dakika geçtiğinde ise ümidimi kestim. Zihnimi kemiren bir merakı tatmin etmek için ben konuştum bu sefer. 

 “Cehennemin Birinci Katı içerisinde, ikinci seviyeye çıkanlar içindeki sıralamam kaç?”

 Ödül kaçtı, acı da olsa kabullenmek zorundayım; beni asıl rahatsız eden, ne kadar farkla kaçırdığımı bilememek. Hesap sorar gibi sisteme çıkışıp olanları öğrenmek istediğime bakmayın, içimden bir ses inşallah epey farkla kaçırmışımdır diyor. Ne kadar ilginç çalışıyor insan beyni? Daha on dakikaya kadar kendimi parçalıyordum ilk ona girmek için ama kaybettiğimi öğrendiğim an başarının benden uzakta olmasını dilemeye başladım. 

 “11!”

 Düşünceler içerisindeyken sıra numaram yavaşça gözümün önünde belirdi. İki yan yana durmuş çizgi sayesinde hediyeyi kıl payı kaçırdığımı anlıyorum. 

 ♫Kurşun yedim eeeeyyyyyy, sol yanımdan, yaralandın mıııııı heyyyy cannnnn!♫

 On bir ne demek? Ödülü kıl payı ile kaçırıp en büyük kaybeden oluyorum. Şöyle sağlam bir taş bulup kafamı vura vura hayat puanlarımı sıfırlamam işten bile değil. Ah cehennem ah, negatif duyguları ne kadar da yoğun yaşatıyorsun günahkârlara. Kafam bu cümleyi kuracak kadar açılana kadar kendimi tokatladığımı saymazsak bu travmayı fena atlatmadım. 

 Yaşananlara iyi tarafından bakmak gerekirse, sadece ceza değil sistemin oyunculara çeşitli hedeflerle mükâfat verdiğini öğrenmiş oldum. Kabul ediyorum, direkt Düşmüş kesip ödül ekipmanı alamadığım için yüreğimde bir ince sızı var ama buna takılıp yeni hedeflere koşmayı bırakamam. 

 “Şükrücük abi, zırhının özelliklerini öğrendin mi? Bir de 2. Seviyeye ulaştım!”

 İkinci cümleyi söylerken dilim dönmemek için nasıl direndiyse, ne dediğimi ben bile tam çıkaramadım. Sesimdeki hüznü anlamış olsalar gerek parti arkadaşlarım da bunun üstüne bir soru sormadılar. 

 “Söyleyim Max, itiraf edeyim baştan ismine kızdım ama giydikten sonra ölüm korkum kalmayınca epey sevdim bu zırhı”

 Bu nasıl keskin bir dönüştür ya rabbim? Şükrücük’ ün sözlerinden sonra ekipmana karşı olan merakım iyice yükseldi. 

 “Dinliyoruz abi!”

 Yalnız bu adamın es vermeleri beni çileden çıkaracak bir gün, ne zaman bir şey anlatırken dursa dürtüklemeden devam etmiyor. 
 
 Acıların Çocuğu Zırhı
 Seviye – 0
 Savunma Puanı: +5
 Hayat Puanı: +5
 Güç: +5
 Dayanıklılık: +5
 -Gelen Fiziksel Hasarın %20 si Kullanıcının Hayat Puanına Eklenir.
 -Kullanıcı, Parti İçindeki En Düşük Hayat Puanına Sahip Günahkârın Aldığı Hasarın %50 sini Üstüne Alır.

 Aman yetişin komşular ben bayılıyorum; olsa olsa bir değeri aşırı yükselten bir şeydir diye kendimi boşa avutmuşum. Zırha bakar mısınız Allah aşkına! Gelip bana sorsalar tank için düşük seviye bir zırh nasıl olmalı diye herhalde bundan fazlası aklıma gelemezdi. Ne lazımsa ekipmanın içine boca etmişler sanki. 

 “Abi çok güzel olmuş bu hediye. Daha sana top atsalar devrilmezsin uzun bir süre! Şimdi Rimel’ in yanına gidebilirsin, beraber düşmüş keserseniz birlikte seviye atlayabilirsiniz!”

 Sözlerim bitince üç beş saniyelik bir sessizlik oldu. Sanırım yaptığım öneri birilerinin hoşuna gitmedi. 

 “Max, önce burada bir seviye daha mı atlasam!”

 Şükrücük dilinin altındakini çıkardığında korktuğum şeyin başıma geldiğini üzülerek de olsa anladım. Ne olursa olsun geri adım atamazdım. 

 “Şükrücük abi, yaşın hepimizden büyük, sen bizim abimiz sayılırsın, bazılarımızın babası yaşındasın!”

 İlk aklıma gelen düşünceleri sıraya dizerek girişi yaptım. Kazandığım bir iki saniye içinde derin bir nefes çekerek, kendimi uzun bir bağlama seansı için hazır hale getiriyorum. 

 “Biz ki kaderin sillesini yemiş biçare günahkârlarız. Burada Cehennem’ in sürgün topraklarında, kum misali savrulmaya mahkûm edilmişiz! Hasbelkader birbirimizi bulduk bu kahır günlerinde. Şimdi sen, üç gence kol kanat germesi gereken kişi, sırtını bize mi dönüyorsun abi? Madem böyle istedin, canın sağ olsun! Bir zamanlar bir abimiz vardı deriz, bu acıyı da kalbimize gömeriz be!”

 Konuşmamı “Da da da damar Fm” diyerek bitirmemek için kendimi zor tuttum. Son kurşunumu attığım anlarda kafamdan hınzırlık geçmesi ne kadar tuhaf. Neyse ki beklediğim yanıt gecikmeden geldi. Hafiften bir burun çekme efektine titreyen seslerin oluşturduğu kelimeler eşlik ediyor. 

 “Çok ayıp ettin Max! Siz abinizi böyle mi tanıdınız?” ‘

 Denek dozu aldı doktor bey, operasyona başlayalım mı?’ Kafamda Şükrücük ameliyat masasında yatarken, yanımdaki seksi hemşire bana bunları söylüyor. Ucuz bir şarkının klip setine döndü beynim. 

 “Rimel kızım geliyorum yanına hemen!”

 İşlem tamam! Daha fazla arabeske bağlamadan ilişkileri normalleştirmeye başlayabilirim. 

 “Eyvallah abi, şimdi herkes benim dediklerimi tekrarlasın! Tecrübe Puanı Barını görüşümün sağ üstüne sabitle!”

 Benden sonra hepsi bir ağızdan söylediler. Epey sevindirici bir haber benim için bu. Yaşanan küçük olayın ardından söylediğimi yapmaları, partideki liderin ben olduğumun kanıtladı. Aynı zamanda bir şeyi daha öğrendim. 

 “Max kardeş, herhangi bir değişiklik olmadı!“
 "Evet, Max abi benim de görüşüme gelen bir çubuk yok!”

 Konuşanlar Rimel ve Toraman’dan başkası değil. Sağ üst köşeden bana göz kırpan Tecrübe Barı’na bakarken, seviye atlamamış kişilere pek yüz vermiyor haspam diye düşündüm. 

 “Sanırım seviyeniz yükselmediği için siz de çıkmadı ama sorun değil, Rimel’ in yanına geçiyorum. Hızlıca herkesi seviye 2 yapacağız.”

 “Yaşasın!”

 Rimel’ in neşeli nidası parti sohbetinde çınladığında bu kararımdan ne kadar mutlu olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Ah zavallı küçük kız, bilmiyordu ki eğer o olmazsa ileride biz hiçbir şey yapamaz hale geliriz. 
 
 “Toraman, yetenek kullanımını bırakıp sadece Düşmüş öldürmeye başlayabilirsin!”

 Tüm parti 2. Seviyeye çıkmalıyız. Böylece beraber mob kesmeye çalışırken talihsiz bir kazanın önüne geçme şansımız olabilir. 

 “Olamaz, böyle bir şey olamaz!”

 Kafamda birkaç düzine tilkikuyruklarını birbirlerine dolamadan koşuştururken, aşina olduğum bir ses olduğum yerde zıplamamı sağladı. Üzerine titrediğim, partimizin şifacısı olma kapasitesine sahip Rimel’di bağıran. 

 “Ne oldu? Sakın öldüm deme bana!”

 Epey panikledim. Bu sefer korkum zaman kaybı yaşamak değil, çekeceği azap sonucu genç kızın psikolojisinin bozulmasından endişe ediyorum. 

 “Yok, ölmedim! Bir eşya daha düştü galiba!”

 “Ben de görüyorum, daha birkaç tanesini öldürmüştüm ki parıl parıl bir şey belirdi!”

 Saatlerdir tek başımıza uğraşıyoruz ama ne beceri kitabı ne de eşya düşürebildik. Nasıl olduysa, iki parti üyemiz yan yana geldikleri gibi hemen bir eşya kazandılar. 

 “Hemen alın biriniz, bakalım partimizin ilk ganimeti neymiş?”

 Aklıma parti ayarlarını yaptığım zaman geldi. Eşya dağıtımını lider olarak seçtiğimi hatırlamamla derin bir oh çekmem aynı an da oldu. Kendimi takdir ederken bir görüntü yavaşça gözümün önünde belirmeye başladı. Önce bulanık olan eşyanın şekli an ve an daha da netleşiyordu. Gri deriden yapılmış basit bir çarıktı bana bakan. Bu nedir dememe kalmadı kafamın içinde sistemin anonsu çınladı. 

 Münzevi Çarığı
 Seviye – 0
 Hayat puanı: +1
 Dayanıklılık: +1
 -Kullanıcının Hızının %1 arttırır
 
 Şükrücük ’ün ödülü olan Acıların Çocuğu Zırhı sonrası yeni eşyanın özelliklerini görmek beni hiç heyecanlandırmadı. İki ekipman arasında yerle ile gök kadar fark var. 

 “Bu ne ya? Düşe düşe bu dandik şey mi düşmüş?”

 Sanırım parti içinde benimle aynı fikirde olan başkaları da bulunuyor. Düşen eşyanın sadece lider değil herkesin incelemesine açıldığını da öğrenmiş oldum bu arada. Toraman içinden geçenleri aniden söyledi, bunun için kendisine ne kadar teşekkür etsem az.

 “Bu eşya bana lazım değil. Şükrücük ‘ün zırhı var; aslında ikinizden birine vermeyi düşünüyordum ama sen beğenmediğine göre bu çarıkları Rimel’e yolluyorum!”

 Hız özelliği nedeniyle destek karakterlerine verilmesi daha doğru olurdu düşen eşyanın. Partide iki kişi vardı bu tanıma uyan Rimel ve Toraman. Daha ilk ganimette tartışma çıkması çok sık rastlanan bir durum olduğu için hafiften gerildim ama sağ olsun koca oğlan boşboğazlılığı ile işimi kolaylaştırdı. 

 Bu işi de hallettiğime göre hızlıca iki parti arkadaşımın yanına geçmeliyim. Toro sadece kesime odaklanınca epey hızlanacağından, biz Şükrücük’le bir olup narin kızımızın seviyesini yükselteceğiz. Sosyal Medya bölgesine vardığımda, büyük bir kalabalığı kalkanın içinde birikmiş halde buldum. Toplandıkları yerden, biçerdöver gibi Düşmüşlerin arasına dalan bir kişiyi izliyorlardı. Sahne ışıklarının üstüne düştüğü kişi bizim Şükrücük’ den başkası değildi. Arkasına aldığı Rimel ile beraber ne kadar mahlûkat varsa indiriyorlardı. 

 “Heyt be, abilerin gülüne bak sen!”

 İnsanların şaşkın bakışları arasında onlara doğru ilerlediğimde bizimkiler geniş bir alanı temizlemişlerdi. Yol üstünde mob olmadığı için kısa sürede yanlarına vardım. 

 “Abi zırhta şekilmiş hani, baksana kabartma falan var üstünde!”

 Bu sözlerim orta yaşlı adamın yüzünün ekşimesine neden oldu. Ekipmanı detaylı inceleme şansı yakaladığımda ben de yaptığım patavatsızlığı anladım. Bulunduğumuz köyü saran kalkanın içi kara topraktan oluşan bir zemine sahip. Çıplak ayakla basmamıza rağmen ne ayaklarımız yerden, ne yer ayaklarımızdan dolayı kirlenmiyor. Kalkanın dışıysa apayrı bir konu! Sıcaktan çatlamış zemin damar damar olmuşken, en ufak rüzgârda kalkan toz ve duman boğucu bir atmosfer oluşturuyor. Buna rağmen Şükrücük’ ün üst gövdesini kaplayan metalik gri zırhı cayır cayır yanıyor. 

 Üstüne düşen güneş ışıklarını etrafa yansıtırken, onu kudretli bir şövalye gibi gösteriyor. Üzerinde daha önceden gördüğüm gibi kabartmalar vardı ama şimdi iyice yakına gelince fark ettim ki zırha işlenen figürler pek iç açıcı değiller. Göğüs kısmında, zırhın ismini duyunca herkesin zihninde beliren karakterin bir siması göze çarpıyor. Öyle böyle değil, bütün ön kısmını kaplıyordu ağlak suratının kabartması. 

 “Max, özellikleri çok güzel, valla ismine takılmıyorum ama şu tip baksana! Yani ileride biri ‘Emrah koş’ diye bir cümleye başlasa ben ne yapacağım!”

 Adam haklıydı yani, kim Türk Sinemasının en dramatize edilmiş karakterinin figürünü her daim üstünde taşımak isterdi ki. 

 “Sen bunlara takılma abi, biz işimize bakalım. Belli bir seviyeden sonra zırhı değiştireceksin zaten.”

 İyice cambaza döndüm. Herkesin nabzına göre şerbet vermekten inme inecek yakında üstüme. Bu sorunu da çözdüm derken bambaşka bir vukuata başlayacağımı nereden bilebilirdim? İki tane şekilsiz bizim Rimel’ in yanına yanaşmış bir şeyler geveliyorlar. 

 “Hop, hop, hayırdır?”

 Şükrücük’ ün açtığı boşluktan benim gibi ellerini kollarını sallayarak gelen tipler, seslenmem sonrası kafalarını çevirerek bizi baştan aşağı süzdüler. 

 “Güzel dümen kurmuşsunuz! Kız bir şeyler yapıyor siz donmadan öldürebiliyorsunuz bu tipleri!”

 Kafasının üstünde Lüzumsuz yazan bir tip konuştu. Nereden su bulup kafasına sürdüyse, saçları inek yalamış gibi kafa derisine yapışmış oğlanın. 

 “Bundan sonra biz kullanacağız bunu! Haydi, şimdi ikileyin bakayım!”

 Enteresan tiplinin sözü bitince, yarım adım arkasında duran çocuk devam etti. Koltuk altında pişik çıkmış gibi kollarını dirsekten yukarı kırmış bu modelin de başının üstünde Yancı yazıyordu. 

 ‘İşte zamanı geldi! Online oyunların vazgeçilmez elemanı olan it köpek tayfası da geldi sonunda!’ İçimden söylenirken bir yandan nasıl yollayacağımı düşünüyorum bu tipleri. En güzel çözüm Rimel’i yanımıza alarak biraz daha içlere doğru ilerlemek. Bir süre sonra illa ki moblar yeniden doğacak ve bu olduğunda ise çapsız ikili kaçamadan günlük azaplarına yollanacaklar. 

 “Ne diyorsunuz ulan siz? Kafanızı gözünüzü kırmadan uzayın ulan!”

 İşi patırtısız gürültüsüz çözmenin peşinde olan ben, bazı konuları atladığımı kulağımın dibinde çınlayan sesin hiddetini hissedince anladım. 

 “Kes lan Küçük Emrah, sen git ananın peşine düş!”

 Şükrücük olaya müdahil olduğunda yalama saçlının yancısı gevşek gevşek konuştu. Sanırım zurnanın son deliğine geldik, bundan gayri yüreğimin götürdüğü yere gitmeliyim. “Senin ecdadını….!” Beklediğim tepki saniye gecikmeden geliyor. Hırçın delikanlı Şükrücük, yakasından kavradığı yancıya kafayı gömüverdi. 

 Dönülmez akşamın ufkundayız ve vakit çok geç. Sağ yumruğum bedenimin yanındaki yerini aldı. Nefesimi vererek yayından fırlamış bir ok gibi savurdum vuruşumu. Madem öyle işte böyle der gibi yeteneğimi kullandım. Böylece anladım ki aslında Düşmüşler epey dayanıklıydılar zira Lüzumsuz darbeyi kafasına aldığında omuzlarının üstü boş kaldı. 

 Kafadan kopardım repliği can bulup dile geliyordu. Yancının tüm yüzü içine girmişken abisinin kellesi çatlamış toprakların üstünde lastik top gibi sekiyor. Sanki bunu bekliyormuş gibi bir esinti şiddetle bulunduğumuz yere vurunca, iki hayduttun yok olmaya başlayan bedenlerinin külleri savrulup uçtular. 

 Kötülük Puanı Alındı: +5
 İlk Günahkâr Öldürme Bonusu: +5
 İyilik Puanı Alındı : +5
 Parti Üyesini Koruma Bonusu : +5
 
 Bildirimler önümden hızla geçerken büyük bir iş yaptığımızı anladım. Bunları sadece ben gördüm ama biraz sonra tüm köyün duyabileceği bir anons kulaklarda çınladı. 

 “Max ve Şükrücük adlı kişiler, diğer günahkârları öldürerek Kaçak durumu kazandılar. Önümüzdeki 24 saat boyunca Düşmüşler gibi avlanabilirler. Öldüren kişilerin azap sayacı sıfırlanacak ve bir hafta azap cezası çekmeyeceklerdir!”

 Duyduklarımız sonrası partimizin tankı ile amaçsızca birbirimize bakıyoruz. Şükrücük yazısı kırmızıya döndü eminim benim de ismim av olduğumu belirtir şekilde renk değiştiriyor. 

 “Abi burası çok tehlikeli! Gel kalkanın içine girelim hemen!”

 Etrafımız boş ve bu şekilde bize saldırmak isteyen insanlara açık hedef oluyoruz. Tahminim doğruysa kalkanın içindeki alanda bize saldırmazlar. 

 “Saldırın!”
 
 “Bunlar bizi donduramaz! Hep beraber öldürelim!”
 
 “Ben bir daha o eziyeti çekmem, vurun kahpelere!”

 Halk anonstan sonra galeyana geldi. Gözlerinde yarım ekmek tavuk döner gibiyiz, iki ısırıkta yiyiverecekler. 

 “Abi, hadi daha derinlere doğru gidelim!”

 “Rimel sana bir şey yapamazlar. Hemen kalkanın içine koş!”

 Kızı da peşimizden sürüklemenin lüzumu yok, eğer öleceksek de kendi başımıza halletmeliyiz bu işi. İnsanlar iyice yaklaştı ama Rimel hala olduğu yerde. Biz kaçmaya başlayınca beklenmedik şekilde arkamızdan o da hızlandı. 

“Kızım sen içeri kaçsana, takip etme bizi!” 

 Şükrücük babacan bir şekilde sesini yükseltince genç kızın gözleri bir anda doldu ve ağladı ağlayacak şekilde konuşmaya başladı. 

 “Sizin bu bölgeye bağışıklığınız yok! Ben olmazsam eninde sonunda ölürsünüz!” 

 Sözleri bitince koyuverdi gözyaşlarını Rimel. Dediklerinde haklı, bunu biz de biliyoruz ama Rimel’e bizimle gel demeye içimiz el vermediğinden söylemedik. 

 “Tamam, ağlama hemen! Hep beraber gidiyoruz!”

 Genç kızın yüz ifadesi sağanak yağmurun ardından ortaya çıkan göz kamaştırıcı bir gökkuşağı gibi oldu. Narin yüz hatları insanın içini ısıtırken, ışıl ışıl inci gibi dişleri geceyi aydınlatan yıldızlar misali parlıyorlar. 

 “Yettim kardeşlerim! Açılın ulan soysuzlar!”

 Tam sırtımızı döndük kaçıyorduk ki kalkanın dibinden bir haykırış ile olduğumuz yere çivilendik. Bu çıkışın sahibini hepimiz çok iyi tanıyoruz, partimizin diğer üyesi olan Toraman son sürat bize doğru yaklaşıyor. 

 “Çekilin lan önümden!”

 Öyle böyle gelmiyor genç irisi! Kürek gibi elini savura savura, etrafındaki insanları öldüre öldüre geliyor. 

 “Toraman adlı kişi diğer günahkârları öldürerek Kaçak durumu kazandı. Önümüzdeki 24 saat boyunca Düşmüşler gibi avlanabilir. Öldüren kişilerin azap sayacı sıfırlanacak ve bir hafta azap cezası çekmeyeceklerdir!” 

 İtiraf edeyim bunu hiç beklemiyordum. Hımbılların şahı lakabını taktığım bu çocuk bize yardım etmek için kendini yakıyordu. Aptala dönen günahkârlar ne olduğunu anlamak için duraklamak zorunda kaldılar. Bu olduğunda koşmayı sürdüren Toraman yanımıza varmayı başardı. Nefes nefese genç irisi belli ki anonsu duyduğu gibi fırlayıp buraya gelmiş. Bir iki soluktan sonra kendini biraz toparlayınca, o dâhil diğer iki kişiyi de ‘Şimdi ne yapacağız?’ der gibi yüzüme bakarken buldum. 

 “Olan oldu arkadaşlar, bugünü bizim için bir dönüm noktası olarak görebiliriz. Herkes burada bir söz verecek; ne olursa olsun, bu ekipten birinin başı derde girerse hepimiz onun yanında savaşacağız!”

 Toraman’ın hiç beklemediğim hareketi sonrası biraz duygusallaştım. Şükrücük’ ün çıkışı, Rimel’ in bizi bırakmaması ve en son genç irisinin yardıma koşması bana bu kişileri hiç bırakmamam gerektiğini hissettiriyor. 

 “Bu saatten sonra alayına gider!”

 Toraman fena gazlanmış, hımbıl ve umursamaz tavırlarının altında bir canavarın yattığını keşfetmek için uğraşmama gerek kalmadı. 

 “Ne olacaksa olsun, yansın ortalık!”

Free WordPress Themes

created with

WordPress Page Builder .